Yukarı Çık

ic1

  • Teknolojinin En iyileri

    Teknolojinin En iyileri

    Mercedes-Benz'in sürücüsüz konsept aracı F015 Luxury in Motion'la tanışma zamanı

  • Yeni Nesil

    Yeni Nesil

    Mercedes-Benz'in yeni modeli GLE 450 AMG 4MATIC Coupe, bir coupe'nin dinamik yetenekleri ile SUV'un güçlü karakteri ve güvenlik duygusunu birleştiriyor.

  • Taklitlerinden Kaçının

    Taklitlerinden Kaçının

    Trafikte kendi kendine yol alabilen, sürücüsüz otomobiller birkaç yıl içinde günlük hayatın parçası haline gelecek.

  • Sürünün Yeni Lideri

    Sürünün Yeni Lideri

    Formula 1 yarışlarının sonuçları sadece pistte değil pit stop alanında da belirlenir.



Nico Rosberg, Formula 1 dünya şampiyonluğu yolunda hırslarından ve kararlılığından besleniyor. Ancak Mercedes AMG Petronas pilotu Rosberg’in Çin GP’si ile birlikte her şeyini ortaya koyması için bir sebebi daha oldu. 2013’ten beri Laureus Elçisi olan Rosberg, Şanghay’daki yarıştan itibaren Laureus Sports for Good Foundation’ın (Laureus İyilik İçin Spor Yap Vakfı) yeni DriveForGood (İyilik İçin Yarış) kampanyasına başkanlık etmeye başladı. Böylece artık Mercedes-Benz, kampanya kapsamında 2015 F1 sezonu boyunca Rosberg’in yarışlarda lider olarak geçirdiği her kilometre için vakfın birçok spor projesinde kullanılmak üzere 100 Euro bağışlıyor. Söz konusu projelerin amacı ise zor şartlar altında yaşayan çocuk ve gençlerin yaşamlarını iyileştirmek. Rosberg, DriveForGood kampanyası hakkında büyük heyecan duyduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Bu kampanya, her yarışta mümkün olduğunca fazla turu lider geçme konusundaki kararlılığımı, iyi bir amaca hizmet etme şansıyla birleştiriyor!”. LAUREUS.COM

Breva’s Génie 03, otomatik saatler arasında hareket hızınızı gerçek zamanlı olarak gösteren ilk saat olarak öne çıkıyor. İster bisiklet üzerinde ister bir sürat teknesinde olun, bir düğmeye bastığınızda saatin titanyum kasasından minik bir anemometre çıkarak rüzgâr hızını ölçüyor ve 20 ilâ 200 km/s aralığında olmak kaydıyla hangi hızda seyrettiğinizi söylüyor.

Alman-Norveç üretimi yük gemisi ReVolt, 100 konteynerlik taşıma kapasitesinin yanında tamamen otomatik olarak kumanda edilmesiyle de dikkat çekiyor. Gücünü oldukça verimli bir elektrik motorundan alan ve mürettebatsız çalışan yüksek teknolojili bu konsept geminin kullanımıyla yılda yaklaşık 1 milyon Euro tasarruf sağlanması bekleniyor. DNVGL.com

Arcadis firması, dünya genelinde Sustainable Cities Index (Sürdürülebilir Şehirler İndeksi) isimli bir çalışma gerçekleştirdi. Sosyal ve çevresel kriterlerin yanı sıra, toplu taşıma çözümleri gibi şehirlerin “sürdürülebilir hareketlilik” için sunduğu kriterleri de göz önüne alan çalışmada Frankfurt ve Londra en sürdürülebilir şehirler olurken, İstanbul 36. sırada yer aldı.
  1. Frankfurt
  2. Londra
  3. Kopenhag
  4. Amsterdam
  5. Rotterdam
  6. Berlin
  7. Seul
  8. Hong KongMadrid
  9. Singapur
  10. İSTANBUL


Ultrason, hâlihazırda karbüratör gibi otomobil parçalarının derinlemesine temizliği için kullanılıyor. Ancak sistem, Dolfi isimli ultrasonik yıkama cihazı sayesinde kıyafetlerin temizliğinde kullanılmak üzere günlük hayatımıza da girdi. Küçük bir çakıl taşı ya da sabun görünümündeki cihazı kullanmak oldukça basit. Kıyafetleri bir miktar suyun içine yerleştirip Dolfi’yi suya bırakıyorsunuz. Gerisini ultrasonik ses titreşimleri ile Dolfi hallediyor. Üstelik bir çamaşır makinesine kıyasla yüzde 80 enerji tasarrufu sağlıyor. dolfi.co

Giyilebilir teknoloji denince akla genellikle sensör yerleştirilmiş tişörtler ya da LED taşıyan kıyafetler geliyor. Fakat Leatherman Tread isimli bileklik, moda ile mekanik teknolojiyi birleştirdi. Çok fonksiyonlu bu bileklikte tornavida ve şişe açacağı dâhil 25 farklı alet bir arada bulunuyor.

Mercedes-Benz’in konsept SUV modeli G 500 4x42 her durumla başa çıkmak için tasarlandı. Dev tekerlekleri, ön camın üzerindeki LED ışıkları ve yanlardaki ikişer egzoz çıkışıyla etkileyici bir görüntü çizen araç, yerden yüksekliği sayesinde bir metre derinliğindeki suyla da başa çıkabiliyor. G 63 AMG 6x6’da kullanılan güç üretim ve aktarım öğelerinin aynılarına sahip olan araç, G-Serisi’nden yeni bir değişken şasi ve 422 BG çift turbolu V8 motor sayesinde her türlü yol koşulunda kolayca sürülebiliyor. Söz konusu koşullar ne kadar zor olursa olsun tam performans sağlayan bu aracın iyi bir kariyeri olup olmayacağına ise kullanıcılar karar verecek.

Tasarım danışmanlığı firması ESI, Chicago’da bir gökdelenin asansör boşluğunu yaklaşık 135 metrelik bir haritaya dönüştürerek estetik bir tasarıma imza attı. Harita, Chicago Nehri’nin çevresindeki sokakları binanın yüzeyine yansıtmak için LED ışıkları kullanıyor. Böylece şehrin mahallerinde dolaşırken yol bulmak için akıllı telefona ya da navigasyona ihtiyaç kalmıyor. Tek yapılması gereken yukarı bakmak! esidesign.com

Sonbahar Kapadokya’yı ziyaret etmek için en ideal mevsim. Bu bölgenin en keyifli rotalarının başında, Kırşehir’e bağlı Hacıbektaş’tan Ürgüp’e uzanan ve mistik görünümüyle son derece etkileyici olan yol gelir. Hacıbektaş ve Ürgüp arasında uzanan bu yol boyunca, İç Anadolu’nun kıraç ama zengin yaşam kültürüne sahip topraklarını görebilirsiniz. 61 km’lik bu yolculuk yaklaşık 1 saat sürer ve Hacıbektaş’tan çıkarak Gülşehir, Yeşilöz, Avanos ve yolun sonunda Ürgüp’e ulaşırsınız. Bu masalsı yolculuğun kahramanları da elbette Peribacaları ve açık hava müzeleri olur. Keyifli yolculuklar.

Mercedes yıldızı taşıyan bu pick-up piyasaya çıkmak için sabırsızlanıyor. Yakın bir zamanda seri üretimine başlanması planlanan ve bir ton yük kapasitesi bulunan bu çok yönlü araç, bir Mercedes-Benz’den bekleyeceğiniz tüm güvenlik özellikleri ve konforu sunuyor. Üstelik çizimde görüldüğü üzere kimliğini de gizlemek niyetinde değil!

MB_SNBHR

MERCEDES-BENZ’İN
yeni modeli GLE 450 AMG 4MATIC Coupé, bir coupé’nin dinamik yetenekleri ile bir SUV’un güçlü karakteri ve güvenlik duygusunu birleştiriyor.

ara

orijinal olmak aslında ne demek?” sorusu dijital reprodüksiyonun ortaya çıkmasıyla daha da karmaşık hale geldi. Özellikle görsel alanda bir şeyin orijinal ya da kopya olması giderek önemsizleşiyor. Öte yandan 19. yüzyıl Alman filozoflarından Walter Benjamin’e göre sadece orijinal olan şeyler “biriciklik algısı” yaratıyor.
Mercedes-Benz’in yeni modeli GLE ise söz konusu “biriciklik algısını” yaratan nadir örneklerden biri. Bu araç,1997’de lüks SUV segmentini kuran ve bu türün satışlarının küresel ölçekte büyük bir patlama yapmasını sağlayan M-Serisi’nin tüm genlerini taşıyor. İlgimizi çeken bu yeni nesil otomobille tanışmak için Mercedes-Benz tesislerinin de bulunduğu Almanya’nın Sindelfingen bölgesinde bir fotoğraf stüdyosuna ulaşıyoruz. Geniş bir alana yayılmış stüdyonun kapalı kapıları ardında “yeni orijinal” ile ilk kez karşılaşıyoruz. Bu gizlilik dikkatimizi çekiyor. Öğreniyoruz ki bu, otomobilin dış tasarımcısı Volker Leutz ve ürün yöneticisi Matthias Lücke’nin, GLE’yi spot ışıkları altında ilk görüşleri. Araç üzerinde önemli emeği olan bu iki isim ve ekiplerinin yıllardır harcadıkları emeğin karşılığını aldıkları bu an hepsi için özel bir anlam taşıyor. Bu durum zaten bütün ekibin heyecanından da anlaşılıyor.
Yeni GLE’nin sahneye çıkış zamanı geldi. Kavansit mavi renkteki metalik boyasıyla göz alıcı bir görünüşe sahip olan heybetli bir makine bizi karşılıyor. Bu güçlü duruş akla vücudunu mükemmel hale getirmiş bir atletin özel olarak dikilmiş bir elbise içindeki halini getiriyor. Modifiye edilmiş ön ve arka kısımlar, heykel gibi işlenmiş gövde, büyük tekerlekler ve başka bir markayla karıştırılamayacak özgünlüğe sahip ön yüz, yeni GLE’nin eskisinden daha da modern bir otomobil olduğunu müjdeliyor.
Organik Yüzeyler
Ancak aracın sportif detayları, onları destekleyecek bir güç ünitesi olmadan sadece birer süs olurdu. GLE 450 AMG 4MATIC Coupé’nin çift turbolu V6 motoru, 270 kW güç ve 520 Nm tork üretiyor. Motorun gücü “9G-TRONIC” adı verilen dokuz vitesli otomatik şanzıman aracılığıyla tüm tekerleklere aktarılıyor. Fizik terimleriyle ifade edersek otomobil, gerçek bir spor coupé’den bekleyeceğiniz uzunlamasına ve yanlamasına hızlanma değerlerini yakalıyor. Ayrıca, 4MATIC teknolojisi sayesinde sıra dışı bir yol tutuş performansı sergiliyor. Dünyanın en büyük asma köprülerinden olan 25 Nisan Köprüsü’nden geçen otoyolda gaza hafifçe basmak, bu konforlu uzun mesafe gezginini bir güç canavarına dönüştürüyor.

Tasarımcılar ayrıca, Mercedes-Benz otomobillerinin karakteristik özelliği haline gelen ve insan yüzünü andıran yeni farlar da ürettiler. Tasarımda oldukça önem verilen bu konuya Leutz “Geçmişte farlar, tasarımcının katabileceklerinin dış çizgilerle sınırlandırıldığı, oluklu cam yüzeylerdi. Şimdi ise ışığın içeride nasıl çalışacağını da tasarlıyoruz. Fiber optik teknolojisi keşfedeceğimiz birçok alan yarattı” sözleriyle açıklık getiriyor. Yaptığı işe olan güvenin getirdiği daha da iddialı bir açıklamayla sözlerine devam eden Leutz “Farları, içlerinde farklı aktörleri sunabileceğimiz ve onların neler yapabileceğini sergileyebileceğimiz birer opera sahnesi olarak görüyoruz” diyor.
Çekimin yapıldığı fotoğraf stüdyosu da neredeyse sınırsız imkânların olduğu benzer bir platform sağlıyor. Otomobilin gövde hatları, fotoğrafçının günışığı lambaları ve softbox’larının altında keskin bir çarpıcılıkla parlıyor. Bir Mercedes-Benz’in bir süper modele dönüştüğü bu ortamda, odadaki gözler aracın etkileyici tasarımı üzerinde gezindiği sırada GLE’nin yolda olduğu kadar hatasız görünmesi gerekiyor. Bu çekim, tasarımcının çıkardığı işin hem eleştirildiği, hem de övüldüğü bir ortam. Bu esnada otomobilin yanında eğilen Leutz, eleştirel bir gözle çamurlukları inceliyor. Yüzündeki ifadeden durumdan memnun olduğu anlaşılıyor. Zaten “Yüzeydeki ışık yansımaları için çok zaman harcadık” sözleriyle de memnuniyetini dile getiriyor. Otomobilin ön tarafında başlayan canlı uyum, SUV’nin yanları boyunca devam ediyor. Leutz “Daha kaslı ve dışbükey hatlara sahip çamurluklar, otomobilin burun kısmına daha fazla duygusal vurgu yapıyor” diyor. Eliyle dış hatların A sütunundan, etkileyici yatay çizgilere doğru uzanan izleri takip ediyor. Bu sırada “Yan yüzeylere hacim verilmesi, dropping line’ın daha yukarı çekilmesi ve balance line’ın daha aşağı kaydırılması” gibi otomobil tasarımına ait terminolojiyle, bu büyük aracın ezici bir görünümden çok serinkanlı bir etki bıraktığını açıklıyor.
Ürün Müdürü Lücke, GLE’yi her açıdan inceleme sırası kendisine geldiğinde “Uzun zamandır beklediğiniz ürünün harika yorumlar alması insanı inanılmaz derecede mutlu ediyor” diyor. Ayrıca “Bu otomobil sadece saygı uyandıran tasarım oranlarına sahip olmakla kalmıyor, aynı zamanda kendi segmenti içinde verimlilik, performans, güvenlik ve iç hacim anlamında da rakipsiz konumda bulunuyor” diyerek sözlerine devam ediyor. Gerçekten de GLE 250 d 4MATIC’i sınıfının lideri konumuna getiren bileşenler arasında 204 BG güç üreten dört silindirli dizel motoru dikkat çekiyor. Bu motor 100 kilometrede 5,4 litre yakıt tüketiyor. Bu, bu boyutlardaki bir SUV için oldukça iyi bir rakam. GLE serisinin 442 BG güç üreten hibrit motora sahip modeli GLE 500 e 4MATIC Plug-in Hybrid’in rakamları ise oldukça sansasyonel. Araç 100 kilometrede yalnızca 3,7 litre benzin kullanıyor ve hiç karbon salınımı yapmadan 30 kilometre yol kat edebiliyor. Bunun yanında otomobildeki birçok akıllı yardım sistemi sayesinde aktif sürüş güvenliğinin dikkat çekici bir hassasiyete ulaştığı görülüyor. Opsiyonel olarak sunulan BAS Plus ve Cross-Traffic Assist (Kavşak Yardımcısı) gibi teknolojiler, yandan yaklaşan bir araçla çarpışma riskini tanımlamak için iki kamera ve radar sensörleri kullanıyor. Böylece sürücüyü en kötü senaryo gerçekleşmeden önce görsel ve işitsel olarak uyarıyor.

Atalarının Ruhu
Orijinal modelin geleneksel DNA’sına ve bu DNA’nın GLE ve gelecekteki diğer SUV modellerine nasıl aktarıldığına dair daha fazla bilgi edinmek istedik. Bu durumda konuşmamız gereken kişi, model serileri uzmanı Matthias Lücke’nin ta kendisiydi. Lücke merakımızı “Geniş C sütunu, her M-Serisi modelini diğer SUV’lerden ayıran klasik, ancak alışılmadık bir özelliktir. Bu gövde öğesi, evrimsel çizgiyi diğer herhangi bir öğeden daha fazla yansıtıyor, bu yüzden GLE’ye de aktarıldı” sözleriyle gideriyor. Lücke’nin sözlerinden sonra düşüncelerimiz netleşiyor. Çağdaş tasarımıyla GLE, Mercedes-Benz off-road araçlar kategorisinde, daha dokunaklı bir görünüşe sahip GLA’nın yanındaki yerini alıyor. Bu net yapı, Mercedes-Benz’in yeni isim sınıflandırmasına da uyuyor: Öndeki GL harfleri artık off-road araçları işaret ederken sonraki harf (A, E, vb.) aracın hangi model segmentine ait olduğunu belirtiyor.
Sonunda, dış tasarımcı Volker Leutz fotoğraf ışıklarının söndürülmesini rica ediyor. Böylece stüdyodaki suni gece ortamında otomobilin arka LED’lerinin yol işaretleri gibi parlamasıyla karşılaşıyoruz. Artık aracı stüdyodan çıkarıp yollara göndermenin vakti geldi.
Tekerlekler arasındaki devir farkını ortadan kaldıran, yüzde 100 mekanik diferansiyel kilidi otomobilin tabanının altında bulunan güçlendirilmiş koruma ve arazi takviyesi gibi özellikler bu SUV’nin tıpkı haleflerinin yaptığı gibi zorlu arazilerin üstesinden gelmesini sağlıyor. Lücke, “GLE’nin detayları dâhil birçok öğesi, Mercedes-Benz’in efsanevi off-road araçlarının ruhundan ve onların üstün fonksiyonel cesareti ve kalitesinden ilham alınarak üretildi” diyor. Gerçekten de sadece GLE gibi “gerçek orijinaller” böyle bir geleneği sürdürme umudu taşıyabilir. Bu otomobil, insanı mutlu eden bir şekilde, hem geleceğin nasıl olacalacağına dair ipuçları veriyor hem de geçmişe bir bakış atmayı ihmal etmiyor.


7

Mercedes-Benz’in,
Facebook, Twitter, Instagram’daki sürprizlerini yakalamak, telefon ve wallpaper uygulamalarını yakından takip etmek için dijital dünyanın hazineleri sizi bekliyor.

ara

3WALLPAPER
Mercedes-Benz yıldızları artık akıllı telefon, tablet ve masaüstünüzde kısacası hep yanınızda olacak! Tüm wallpaper’ları görmek için www.blog.mercedes-benz.com.tr/wallpapers adresine göz atmanız yeterli.

 

4INSTAGRAM
Mercedes-Benz efsaneleri Instagram sayfamızda buluşuyor. www.instagram.com/mercedesbenzturkiye

 

1FACEBOOK
En yeni modeller, haberler ve ödüllü oyunlar…
Mercedes-Benz’e dair her şey Facebook sayfamızda sizinle. Bunları yakından takip etmek için www.facebook.com/mercedesbenztr sayfamızı ziyaret edin.

 

3BİZİM BİR FARKIMIZ VAR
#sadecekadinlar’ı farklı kılan tüm ayrıntıları Mercedes-Benz
www.bizimbirfarkimizvar.com’da bir araya getirdi.

 

2TWITTER
Mercedes-Benz’e ait en son haberleri Twitter’dan takip edin. www.twitter.com/MercedesTurkiye


2

Efes’i Yaşatan bir isin : Sabine Ladstatter
Hiç kuşku yok ki “Efes Antik Kenti”, 10 bin yılı aşkın geçmişiyle dünyanın en önemli tarihi miraslarından biri. Bu hazinenin koruyucuları arasındaki Efes Vakfı’nı ve Antik Kent’in son durumunu, Kazı Başkanı Sabine Ladstätter ve ekibinden dinliyoruz.

ara

Efes Vakfı Borusan Holding’in öncülüğünde, Eczacıbaşı Holding, Doğuş Holding ve özel kişilerin desteğiyle 2010 yılında kuruluyor. Vakıf temel olarak, dünyanın bu önemli kültür mirası hakkındaki farkındalığı artırmak, ülkemizin kültürel mirası ve turizm potansiyelini desteklemek ve arkeolojide uluslararası boyutta bir değer oluşturmak gibi hedeflerle yola çıkıyor.
Bir zamanlar Efes’te
Efes sadece Türkiye’nin ve dünyanın en önemli tarihi ve kültürel miraslarından biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışmaların devam ettiği dünyanın en önemli kazı alanlarından biri sayılıyor. Bir arkeoloğun gözünden Efes’i dinlemek için kazı başkanı ve aynı zamanda Efes Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Sabine Ladstätter’e kulak veriyoruz: “Efes ve çevresinde insanların gerçekleştirdiği yerleşimlerin tarihi, insan ve çevresi arasındaki ilişkinin ve karşılıklı bağımlılığın hiç kuşkusuz en etkileyici örnekleri arasında. Akarsuların taşıdığı toprak nedeniyle limanın dolarak kapanması; deprem, salgın hastalık, yangın gibi felaketlerden etkilenmesine rağmen yerleşim şablonlarının sürekliliğini korunmasının nedeni, bölgenin coğrafi konumunda ve doğal kaynaklarının bolluğunda gizli. Hiçbir tarihi yerleşim bölgesi, bu denli farklılaşmış yerleşim şablonlarına ve farklı kültürlere binlerce yıl ev sahipliği yapmamıştır. Efes bu özelliğiyle insanlık tarihi hakkında daha fazla bilgi edinmek için bulunmaz bir hazine.”
Antoninus’un deprem raporu
Efes Vakfı’nın tüm çabası bu büyük hazineye değer katmak ve yarınlara taşımak. Vakıf bu gayeyle arkeoloji, restorasyon ve araştırma çalışmalarına fon sağlıyor, hatta bir kısmını da kendisi yürütüyor. Ayrıca bilimsel ve kültürel etkinliklere ve Efes’i konu alan yayınlara da destek sağlıyor. Ladstätter sürmekte olan projelere örnek olarak Yamaç Ev 2’deki duvar resimlerinin restorasyonunu ve antik kentin ortasındaki Sarapis Tapınağı ile ilgili bir araştırma projesini anlatıyor. Ayrıca Yamaç Ev 2 üzerine rehber kitaplar yayınlanması için gerekli fonu da vakfın sağladığını öğreniyoruz. tiklerini söyleyen Ladstätter’den en taze keşif haberlerini alıyoruz: “2013 yılı içinde bölgede tarih boyunca süregelen doğa ve bitki örtüsü değişimi ile ilgili yeni bulgulara, 7. yüzyıldan kalma değerli ev eşyalarına ve İmparator Antoninus Pius’un M.S. 140 yılında bölgede yaşanan depremin verdiği zararlardan bahsettiği bir mektuba ulaşıldı.”

Ortaçağ insanının temizliği
Ulaşılan bu mektubun bile tek başına heyecan verici bir keşif olduğunun altını çizen ve bir yandan ortaya çıkarılmış kalıntıların korunmasına yönelik çalışmalar da yaptıklarını ifade eden Ladstätter, aynı zamanda üç farklı alanda arkeolojik çalışma yürütüyor: “Çukuriçi Höyük’te devam eden kazıda M.Ö. 7 binli ve 3 binli yıllardan kalma, bölgedeki en erken yerleşime ait parçalar ortaya çıkarılıyor. Azize Mary Kilisesi’ne yakın, geç antik döneme ait bir şehir villasında süren çalışmalarda da M.S. 5. ve 11. yüzyıllara ait çok iyi korunmuş günlük kullanım eşyalarına ulaşılıyor ve bu kalıntılar dönemin yaşam koşullarına ışık tutmaları açısından çok önemli. Son olarak da yine çok iyi korunmuş ‘Türk Hamamı’nda arkeolojik çalışmalar devam ediyor ki bu da bize ortaçağda bugünkü Selçuk bölgesinde yaşayan insanların temizlenme ve yıkanma alışkanlıkları üzerine pek çok şey söylüyor.”
Efes için işbirliği
Kişi ve kurumların desteğiyle işleyen vakıf, üç kategoride sponsorluk imkânı sağlıyor. Bu kategoriler bağış, proje sponsorluğu ve ana sponsorluk şeklinde. Bu konu hakkında daha detaylı bilgiye ephesus-foundation.org adresinden ulaşabilirsiniz.

B-Serisi ile bir günlük yolculuk

B-Serisi ile bir günlük yolculuk





    3

    TAKLİTLERİNDEN SAKININ
    yol alabilen, sürücüsüz otomobiller birkaç yıl içinde günlük hayatın parçası haline gelecek. Mercedes-Benz’in konsept aracı “F 015 Luxury in Motion” sürücüsüz yolculuğun, içinde bulunduğumuz toplumu ve gelecekteki otomobillere ait özellikleri nasıl değiştireceğini gösteriyor: Bir seyahat aracı, bir yaşam alanına dönüşmek üzere…

    ara

    2013’te Mercedes-Benz’in bir sedan modelinin yanmasının dramatik sonuçları oldu.
    Araç bir apartman garajının önünde park etmişti ve alevler üç katlı binanın büyük bölümünü etkiledi. Polisin ilk etapta yaptığı araştırmalarda yangının otomobilin motor bölümünde başladığı ortaya çıktı. Daha detaylı incelemeler sonucu yangının soğutucu fan kontrol ünitesinden çıktığı belirlendi. Bir kısa devre sonucu ani bir parlama meydana gelmişti. Yangın sonrası erimiş plastik ve yamulmuş metalden ibaret bir enkaza dönüşen otomobilde yapılan röntgen analizleri gerçeği ortaya çıkardı. Hatalı kontrol ünitesi gerçek bir Mercedes-Benz yedek parçası değil, taklit bir üretimdi.
    Sahte Ürün Avı
    Bu olayda Mercedes-Benz Global Marka Koruma Başkanı Peter Stiefel, olay yerinden binlerce kilometre ötede Stuttgart’taki ofisinde, araştırmacıların çektiği fotoğrafları inceliyor. Gördüğü manzara karşısında Stiefel “Amacımız bu tarz tehlikeleri oluşmadan engellemek” diyor.
    Daimler’in sahte ürün avını yöneten Peter Stiefel’in ofis duvarındaki bir posterde 360’dan fazla Mercedes-Benz jantı bulunuyor. Stiefel çoğunu ezbere biliyor ve trafik ışıklarında yanına yanaşan bir aracın sahte jantlar taşıyıp taşımadığını anında anlayabiliyor.
    Ancak söz konusu sahte yedek parça olduğu zaman hafif alaşımlı jantlar buzdağının sadece görünen kısmını oluşturuyor. Sahtecilik anahtarlıktan başlayarak, tümüyle taklit parçalardan üretilmiş eski model bir 300 SLR’ye kadar uzayabiliyor. Otomotiv sektöründe bütün yedek parçaların sahtesi bulunabiliyor. Stiefel ve ekibini de en çok bu yedek parçalardaki sahtecilik endişelendiriyor. Lüks saatlerin ve kıyafetlerin sahtelerinin aksine, taklit otomobil yedek parçaları sadece markanın satışlarını etkilemekle kalmıyor, hiçbir şeyden haberi olmayan müşterilerin güvenliğini de tehlikeye atabiliyor.

    Daimler, bu riskin büyüklüğünü saptamak amacıyla birkaç yıldır taklit ürünleri test ediyor. Ulaşılan sonuçlara göre sahte bir fren balatası, orijinal bir Mercedes-Benz yedek parçasından yüzde 60’a kadar daha az verimli çalışıyor. Bu durum da fren mesafesinin 15 metre kadar uzamasına neden olabiliyor. Araç güvenlik sistemleri ABS ve ESP’nin acil durumlarda normalde vermeleri gereken tepkiyi sahte yedek parçalar kullanıldığında vermemeleri de ek riskler oluşturuyor.
    Stiefel’in Marka Koruma Departmanı bu sıralar, yağ filtreleri ve hava yastıkları gibi parçaların sahtelerinin yarattıkları risk faktörünü ölçmek için testler uyguluyor.
    Peter Stiefel ve ekibi aynı zamanda, ürün sahteciliğine karşı dünya çapında bir mücadeleyi de koordine ediyor. Sahtecilik çok kazançlı bir iş olduğu için bu konuda organize suçlarla karşılaşma oranı giderek daha fazla artıyor. Sahte ürün işindekiler uyuşturucu ticaretindekine benzer kazançlar elde etmeyi başarıyor. Buna rağmen aldıkları cezalar çok daha hafif oluyor.
    Yüksek kâr ve düşük risk kombinasyonu, son yıllarda sahte ürün pazarının giderek artan oranda büyümesine neden oldu. Taklit ürün avcısı Stiefel, “Uzmanlar dünya çapında gerçekleşen endüstriyel satışların yaklaşık yüzde 10’unun marka ve ürün sahteciliği kapsamına girdiğini ve bu trendin devam etme eğiliminde olduğunu tahmin ediyor” diyor. Sadece otomotiv endüstrisindeki sahteciliğin her yıl yüzde 9 ila 11 oranında arttığı düşünülüyor.
    Kopyalanan yedek parçaların araç güvenliğiyle gittikçe artan bir şekilde ilişkili olması, bu gelişmenin ne kadar tehlikeli olduğunu gözler önüne seriyor: 2008 ila 2012 arasında Çin’deki depolar ve üretim tesislerinde en sık el konan taklit parçalar arasında filtreler, fren balataları, ön camlar ve ön düzen sistemleri bulunuyor. Üstelik Çin bu konuda yalnız değil: Küresel sahtecilik sektöründe öne çıkan yerler arasında Birleşik Arap Emirlikleri, Güneydoğu Asya ve Hindistan da var.

    F 015 Luxury

    F 015 Luxury



       

      4

      F1’de yarış gerçekten tehlikeli hale geldiğinde “Güvenlik Aracı” piste çıkar. Formula 1 tarihinin son 19 yılında F1 Güvenlik Aracı görevini bir Mercedes üstleniyor. Bu sezon da pistte bir kaza olduğunda yarış otomobillerinin güvenliğini sağlamak Mercedes-AMG GT S’e düşecek.

      ara

      Geçtiğimiz İlkbahar aylarında 2015 Formula 1 sezonu ilk yarışında Güvenlik Aracı pilotu Bernd Mayländer piste çağrıldığında yarış başlayalı 30 saniye bile olmamıştı. Avustralya Grand Prix’sinin startında Pastor Maldonado kontrolündeki Lotus marka F1 aracı sürüklenerek lastik bariyerlere çarptı. Venezüellalı pilot kazayı yara almadan atlattı ancak onun için Melbourne Pisti’ndeki yarış sadece iki virajın ardından sona erdi. Bu durumun aksine Mayländer’in iş günü daha yeni başlıyordu. Formula 1 Güvenlik Aracı, üzerindeki turuncu renkli LED flaşörlerin yanmasıyla birlikte pitten ayrıldı ve piste girerek F1 araçlarının düzenli bir şekilde yavaşlamasını sağladı.
      Mayländer F1 Güvenlik Aracı’nı 15 yıldır sürüyor ancak eski DTM (Deutsche Tourenwagen Masters) sürücüsü için bu hafta sonu özel bir anlam taşıyordu. Bu onun, yeni “şirket arabası” olarak tanımladığı Mercedes-AMG GT S’e bir yarış sırasında ilk binişiydi. 44 yaşındaki Alman pilot, sezonun ilk yarışından önce “Martı kanatlı SLS AMG, beş yıl boyunca benim F1 ofisimdi. Şimdi ise GT S’in içinde olmayı dört gözle bekliyorum” demişti.
      Önce Güvenli
      Formula 1’in ileri teknolojilerle dolu ortamına doğal bir şekilde uyum sağlayan son teknoloji ürünü bir yapıya sahip bu kaslı otomobil, bir iş gününü geçirmek için en iyi seçeneklerden biri olsa gerek. Yeni GT S’in uzay kafes gövdesi yüzde 90 alüminyum içeriyor ve sadece 231 kilogram ağırlığa sahip. Çift turbolu 4 litrelik V8 motoru 510 BG enerji üretiyor ve otomobilin 0’dan 100 km/s’e sadece 3,8 saniyede çıkmasını sağlıyor. Aracın 310 km/sa’lik maksimum hızı burada bir lüksten çok bir zorunluluk. Çünkü Mayländer otomobilleri yavaşlatmak için piste çıktığında Lewis Hamilton, Nico Rosberg ve diğer pilotlar hâlâ 200 km/sa’e varan hızlarda seyredebiliyorlar. Eğer Güvenlik Aracı sürücüsü hızını fazla düşürürse, arkadaki F1 otomobillerinin lastik ve frenleri fazlasıyla soğur ve motorları aşırı ısınır.
      Güvenlik Aracı’nın yapısı, standart Mercedes-AMG GT S’e büyük ölçüde benziyor. Aerodinamik bir şekle sahip karbon fiber spoiler üzerinde otomobilin tavanına yerleştirilmiş siren ışıkları görünürdeki en büyük farkı oluşturuyor. Bu ışıklar F1 araçlarına nasıl hareket edeceklerine dair işaret veriyor. GT S piste girdiğinde ışıklar yeşil renkte yanıyorsa bu Güvenlik Aracı’nın hâlâ sollanabileceğini gösteriyor.

      Ancak araç lider pozisyona geçtiği anda LED’ler turuncu renkte yanmaya başlıyor ve bu durum “sollamanın kesinlikle yasak olduğu” anlamına geliyor.
      Mayländer’in yanında co-pilot Peter Tibbetts oturuyor. 59 yaşındaki Britanyalı, telsiz aracılığıyla yarış kontrol ekibiyle iletişim halinde kalıyor ve pistte gerçekleşen olayları takip etmek için bir çift iPad kullanıyor. Soldaki tablet yarışın televizyon yayınını, sağdaki tablet ise pistteki tüm araçların o andaki yerini ya da tur zamanını gösteriyor. Tıpkı F1 araçlarında olduğu gibi otomobilin içinde de bulunan üç renkli LED ışıkları, pistin hangi sektöründe hangi bayrağın geçerli olduğunu gösteriyor.
      F1’deki güvenliği daha da arttırmak adına bu sezon Mayländer’in elektronik bir yardımcısı oldu.
      2014’te başarılı testler geçiren Sanal Güvenlik Aracı (Virtual Safety Car, VSC), yarışçılar ya da görevliler tehlikede olduğu ancak şartların gerçek Güvenlik Aracı’nı gerektirmediği durumlarda görev alıyor. Bu tarz bir durumda, pistin farklı yerlerindeki panellerde ve yarış otomobillerinin direksiyonlarında “VSC” yazan uyarı ışıkları yanıyor; sürücüler hemen yavaşlamak ve önceden belirlenen sektör zamanlarını aşmadan yarışmaya devam etmek zorundalar.
      En gelişmiş teknoloji bile esas Güvenlik Aracı’nın yerini asla tutamayacak. Formula 1 hayranlarının yarışa ara verildiğini anında anlamalarının tek yolu böyle bir aracın diğer otomobillerin önünde olmasından geçiyor. Bu sayede izleyiciler Güvenlik Aracı sahneye çıktığında bile tutkularından ödün vermemiş oluyor. Çünkü GT S’e güç sağlayan V8 motorun kulaklara şiir gibi gelen sesini aktarmak, pist için özel olarak modifiye edilmiş bir egzoza düşüyor.


      5

      BU GEÇEK Mİ?
      Yüksek kaliteli sedan’larda görülen konfor seviyesi, spor otomobil performansı ve 100 km’de sadece 2,1 litrelik yakıt tüketimi gibi teknik özelliklerin yanı sıra şehirde yapılan bir gece gezmesi, bu mühendislik harikasının gizemlerini ortaya çıkarıyor.

      ara

      ürücü kapısını açıp sırt desteğiyle konfor vaat eden bir koltuğa oturmak insana biraz tuhaf geliyor. Öyle ki salonunuzdaki koltuğun neden bu kadar rahat olmadığını sorgulayabiliyorsunuz. Kemerinizi takıyor, motor çalıştırma düğmesi ve frene basıyor, birinci vitese alıyor ve gaz pedalına hafifçe dokunuyorsunuz. Ardından alışageldiğiniz ve beklediğiniz şeylerin olmadığını görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü otomobil yavaş ve akıcı, hatta görkemli bir şekilde ilerlemeye başlıyor.
      Ancak motordan titreşim ve sese dair hiçbir iz gelmediği hemen hissediliyor. Burada tam olarak neler olduğunu kendinize soruyorsunuz. “Rüya mı görüyorum? Yoksa o bildiğim dünyada değil miyim? Ses, eylemsizlik ve yerçekimiyle ilgili kanunlar artık geçersiz mi?” Artık gerçek yolculuğa başlayabilirsiniz. Çünkü yeni C 350 e’nin direksiyonuna geçtiğinizde varoluşsal sorular kısa zamanda günlük rutininizin bir parçası oluyor. Bu otomobilin yaşattığı sürüş deneyimi, neyin ne olduğuna dair algınızı ciddi şekilde zorluyor. Prizden şarj edilebilen hibrit güç sistemine sahip bu sedan’da, hem dört silindirli ve benzinle çalışan bir motor hem de bir elektrik motoru bulunuyor. Araç 100 kilometrede yalnızca 2,1 litre yakıt tüketiyor ve sadece elektrik gücü kullanarak 31 kilometre yol kat edebiliyor. Şehirde 40 ila 60 km/sa arasında bir hızda seyahat ettiğinizde içten yanmalı motor devreye girmiyor ve devir göstergesi yerinden kımıldamıyor.
      Saat çoktan akşam 22.00 oldu. Tanıdık sokaklar ve evler, otomobilin ışığı altında sanki başka dünyalardan gelmiş gibi görünen gölgeler üretiyor. Tüm bunlar, insanın kendini doğaüstü bir yerde hissetmesini sağlıyor. Araç çok iyi ayarlanmış havalı süspansiyonun da etkisiyle o kadar sessiz çalışıyor ki adeta havada süzülerek gecenin içinden geçiyor.
      Sokaklar neredeyse boş, otomobillere ve insanlara tek tük rastlıyorsunuz. Rastladığınız insanlar ise şaşkınlıkla C 350 e’ye bakıyor. Ağızları açık bırakan bu ilginin sebeplerinden biri tabii ki “sessizlik”. Bu durum hâlâ, uzay temalı bir film sahnesine aitmiş gibi hissettiriyor. Ancak yayalar aynı zamanda C 350 e’nin estetik görünüşü için de ona bakıyor. Aracın güçlü silueti göze sportif geliyor ama araç gösteriş budalası bir etki bırakmıyor ya da fazla kaslı durmuyor. Bu aracın hibrit bir model olduğu ise ancak, arka tamponun sağ köşesindeki şarj soketinden anlaşılıyor. Otomobilin dışındaki şıklık içinde taşıdığı değerlerle de uyuşuyor: Elektrik motorunun sessizliği kulaklarımıza, diğer insanlara, doğaya ve çevreye huzur veriyor.
      Her şey bu an için
      Bir otomobilin şık görünmesi ve kendini olduğundan daha iddiasız göstermesi, sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, C 350 e’deki elektrik motoru, kendi türünün tipik özelliğini sergileyerek ilk hareket ettiği andan itibaren torkunun tamamını kullandığı için, otomobil trafik ışıklarından kalkış sırasında diğer araçların neredeyse tamamını geride bırakıyor.

      Şehir sınırlarını geride bırakırken hızınızı 70 ya da 80 km/sa’e çıkardığınızda, gaz pedalında titreşim şeklinde bir direnç hissediyorsunuz. Pedalı bu direnç noktasından daha ileriye ittiğinizde içten yanmalı motoru devreye giriyor. Otomobil sanki bütün gücünü bu an için biriktirmişçesine öne atılıyor. C 350 e 0’dan 100 km/sa’e 5,9 saniyede ulaşıyor ve 250 km/sa’lik hıza ulaşıyor. İnsanlar bu otomobile sessiz hoşgörüsünün yanı sıra hızı ve canlılığı nedeniyle de hayran oluyor.
      Eğlenceli ve Çevreci
      Elektrik motorunun sağladığı destek, aracın dinamik gücünü daha da arttırıyor. Kendinizi, sanki selefinden sadece biraz daha iyi ve daha fazla makyajlanmış bir otomobildeymiş gibi hissetmiyorsunuz. Aksine güçlü yanları ve yetenekleri yüzünüzde defalarca küçük gülümsemeler oluşmasını sağlayan, tamamen yeni model bir araç sürmenin keyfini yaşıyorsunuz. Aracın, diğer C-Serisi kardeşlerinden farklı olarak barındırdığı birçok kullanım opsiyonu da bu sürüş zevkine katkıda bulunuyor. Orta konsoldaki bir seçim düğmesi sürücüye, farklı çalışma modlarından birini seçme fırsatı veriyor: “E” modunda otomobil sadece elektrik gücü kullanıyor, “Charge” modunda batarya sürüş sırasında dolduruluyor, “Hybrid” modu elektrikli ve içten yanmalı motorların kullanımlarını ideal etki yaratacakları şekilde düzenliyor. Orta konsoldaki düğmenin yukarısından da sürüş programını seçebiliyorsunuz. Örneğin “S +”, güç çıkışını maksimize edip, süspansiyonla direksiyon hassasiyetini birer kademe sertleştirerek performans tutkunlarının nabzını hızlandırıyor. “Economy” programı ise yakıt tasarrufunu öncelikler listesinin en tepesine yerleştiriyor.
      “Economy” programı ve “Hybrid” çalışma modunu seçip navigasyon sistemine gitmek istediğiniz şehri girdiğinizde, elektronik sistemler otomobili şehir içinde kullanmanıza yetecek elektrik gücünün bataryada kalmasını sağlıyor. Bu sayede şehrin sokaklarında karbon salınımı yapmadan dolaşabiliyorsunuz.
      Ekranda performans sanatına benzer bir şey yaratılmış oluyor; son teknolojinin ne kadar etkileyici olabileceğini gösteren bir eser ortaya çıkıyor. Ayrıca, bazı bariz sorunların da nasıl aşılabileceğini görüyorsunuz: Eğlenceli ve çevreci sürüş stilleri birbirlerini dışlamıyor, insanın hız tutkusu ve doğanın kendi ihtiyaçları uyum içinde beraber giderilebiliyor.
      Otomobili şehirde park ettiğinizde, yolculuk boyunca sıklıkla hızlı gittiğinizi ve bu hızlı periyodların aslında düşündüğünüzden daha uzun sürdüğünü fark edebilirsiniz. Ayrıca yolun neredeyse yarısını elektrik gücüyle kat ettiğinizi de görebilirsiniz. Bu durum insanda, biraz gerçeküstü gibi görünen gurur ve mutluluk hislerini uyandırıyor. Yeni ve gerçekten iyi bir şey denemiş oluyorsunuz. Otomobilden çıkıp kapıları kilitlediğinizde aracın sinyalleri üç kez yanıyor. Otomobil göz kırpıyor, sanki “Bu bir rüya değildi, bu gerçekten yaşandı” diyor.


      6

      BAŞARININ ANAHTARI :
      Her zaman istediğini yapmak, kendi hayatına yön verebilmek ve istikrar… Koray Candemir, 90’lı yıllardan beri öncü rock müzisyenlerinden biri. Müzik piyasası ne yönde değişirse değişsin o, hep istediği müziği yapmaya devam ediyor. Belki de bu yüzden ismi hiçbir zaman eskimiyor. Sonbaharla başlayacak yeni çalışmaları öncesi Koray Candemir’in bir gününe Mercedes-Benz GLE 350 d 4MATIC Coupé ile eşlik ettik..

      ara

      Türkiye’de popüler müziğin dünya standartlarına ulaşmaya çalıştığı yıllarda Kargo grubuyla rock müziği popüler hale getiren bir isim Koray Candemir. Bunun sebebini birçok yerde arayabiliriz. Belki sahnedeki duruşu, belki hayat verdiği parçalar… Ama Koray Candemir’le bir gün geçirince, asıl sebebin her zaman istediği müziği yapması olduğu anlaşılıyor. Sonbahara girerken yoğun bir yeni sezona hazırlanan Koray Candemir’i, Bodrum’daki bir seri konser çalışmasının ardından İstanbul’a döndüğünde yakalıyoruz. İlk karşılaşmamızda bir “rock star” beklerken, “cool” ama rahat tavırlarıyla bizi güne hazırlayan bir Koray Candemir buluyoruz karşımızda. GLE-Coupé’nin direksiyonuna geçtiği sırada “Sağlam makinaymış” cümlesiyle fark ediyoruz ki bu sıradan bir gün olmayacak.
      Birkaç gün önce Bodrum’dan gelmiş ve yoğun bir dönemden çıkmış olan Candemir’in rotasını merak ediyoruz. Yolda, “Şile” tabelasını gördüğümüzde ise bunun bir İstanbul kaçamağı olacağını hemen anlıyoruz.
      Gerçek tutku
      Koray Candemir, Türkiye müzik sektöründe sürekli yeni isimlerin yer bulmaya çalıştığı bir ortamda ve iletişimin çok daha kısıtlı olduğu bir dönemde adını duyurdu. O günlerden beri de yerini koruyor. Lise yıllarında gitar çalmaya başlayan Candemir, 1994 yılında Kargo grubunun solisti olarak hayatımıza girdi. Yıldız Teknik Üniversitesi Endüstri Mühendisliği bölümünü bitirmesine rağmen müzik tutkusunun her zaman daha ağır bastığını söylüyor. Kargo grubuyla yedi albüm yapan Candemir, sonraki süreçte solo çalışmalara da imza attı. “Gruptaki arkadaşlarla bir aile bağı yakalıyoruz ve ben buna çok alışkınım” diyen Koray Candemir, müzik tutkusunu dinleyicileriyle paylaştığı gibi grup arkadaşlarıyla paylaşmayı da önemsiyor. Şile yoluna neden girdiğimizi de böylece anlıyoruz. Arkadaşı ve gitaristi Cem Şahin’le buluşmaya gittiğimizi öğrenince müzikle dolu bir gün geçirmemiz de kaçınılmaz oluyor. Koray Candemir şu an kendi ismi etrafında oluşan bir grupla çalışıyor. Gitarda Cem Şahin’in yer aldığı grup, bas gitarda Cemre Kabaş ve davulda Okay Aynur’dan oluşuyor.
      Şile’ye doğru yol alırken İstanbul’dan nasıl kopamadığını anlatıyor Koray Candemir. Yurt dışında yaşadığı yıllarda bile sürekli İstanbul’a döneceği günü düşündüğünü öğreniyoruz. “Paşabahçe’de doğdum. Hayatım Baltalimanı ve Kadıköy’de geçti. Yüzmeyi Boğaz’da öğrendim” sözleriyle İstanbul’la olan ilişkisini daha net anlatıyor. O gerçek bir İstanbullu. Bu şehirli portrenin ardından, doğayla yakaladığı uyumla da dikkat çekiyor. Bugün Şile’de olmasının bir sebebi de bu. Fırsat buldukça İstanbul’un güzelliklerini yaşamayı seviyor. Yolun sonunda Cem Şahin’le buluşan Koray Candemir, güne keyifli bir kahvaltıyla başlıyor. Böyle sakin günleri her zaman bulamadığını söyleyen Candemir’in arkadaşıyla sohbeti onu tanımamız için de önemli ipuçları veriyor. Çevreye, insanlara, dünyaya ve yaşama son derece duyarlı biri olduğunu görüyoruz. Hemen her meseleye kafa yoruyor. Ömrünü yollarda geçirmiş bir bilgenin bakışıyla bakıyor hayata. “Kim bilir, belki de onca turne ve konser çalışması için düştüğü yollar bilgeleştirmiştir onu” diye düşünüyoruz. Tekrar GLE 350 d’nin direksiyonuna geçtiğinde yolculuğumuza Cem Şahin de katılıyor. İkili, araçta hemen elektronik sistemleri inceliyorlar. Medya arabirimi en çok beğendikleri özelliklerden biri oluyor. USB üzerinden telefondaki tüm playlist’e erişebildiklerini görünce çocukça heyecanlanıyorlar. Ama favori özellik, açık ara araç yüksekliğinin ayarlanabilmesi oluyor. GLE-Coupé’nin sürüş karakterini orta konsol kol dayanağı önündeki döner kumanda ile “Sport” ve “Sport+”a alarak aracın farklı yüksekliklerde kullanılması bizi de heyecanlandırıyor. Bu sohbet Koray Candemir’in otomobil ve sürüş konusundaki yeteneğini de öğrenmemizi sağlıyor.

      Efendi Lig
      Şile’nin yeşille çevrelenmiş eşsiz orman yolunda ilerlerken küçük molalar veriyoruz. Bu molalardan birinde Koray Candemir ve Cem Şahin arasında futbolla ilgili bir konuşma başlıyor. Böylece Koray Candemir’in ne denli futbol tutkunu olduğunu da öğreniyoruz. “Asla fanatizm boyutunda yaklaşmıyorum futbola. Ama iyi futbolu severim” diyor. Aslında bu kadarla da kalmıyor. Efendi Lig’den bahsediyor. Yaratıcı işlerde çalışan bir grup insanın bir araya gelerek oluşturduğu amatör bir lig olduğunu da böylece öğrenmiş oluyoruz. İçerisinde farklı ve eğlenceli isimlere sahip takımların yer aldığı, endüstriyel futbola karşılık geçmişin mahalle kültürünü yaşatmaya çalışan, “temiz” futbol anlayışını savunan ve temelde eğlenmeyi amaçlayan bir oluşum… Koray Candemir’in oynadığı takımın adı ise Ayazma. Kimler yok ki Ayazma’da. Müzisyen Harun Tekin, Gripin grubunun solisti Birol Namoğlu, Badem grubunun solisti Mustafa Kemal Öztürk, oyuncu Cansel Elçin, yazar Doğu Yücel ve yapımcı Selim Serezli bu futbolcuların sadece birkaçı. Maçları Beylerbeyi Stadı’nda yaptıklarını öğreniyoruz. Hatta bir gece önce Efendi Lig’deki diğer bir takım olan Bordreaux JB ile hazırlık maçı yapmışlar. “Koray Candemir’in müzikten sonraki en büyük tutkusu futbol mu?” diye düşünürken; bir de çok sıkı bir FIFA oyuncusu olduğunu öğreniyoruz. Yıllardır oyun konsoluyla arasının çok iyi olduğunu da ekliyor Candemir. Hem müzik çalışmaları, konserler hem de amatör de olsa futbol için bunca enerjiyi ve zamanı nasıl bulduğunu sorduğumuzda; “Aslında çok iyi oluyor. Formda kalmak için çok işe yarıyor” cevabını alıyoruz.
      Koray Candemir’e dair keşiflerle dolu küçük molamıza son verip tekrar yola koyulduğumuzda yurt dışında geçirdiği zamanı soruyoruz. Kargo grubuyla çalışmaya ara verdiği ve “Sade” isimli ilk solo albümünü yaptığı dönemin ardından Serkan Çeliköz’le birlikte kurdukları “maSKott” isimli grupla ABD’de birçok konser vermiş Koray Candemir. Türkiye’deki başarısını yurt dışında da sürdürmüş olmasına şaşırmıyoruz elbette.
      En keyifli yol sohbetlerinden birini yaşadığımızı hissederken; benzer bir yorumu GLE-Coupé için Koray Candemir’den duyuyoruz. “Uzun yolda konforlu seyahat için ideal bir araç bu” sözüyle GLE-Coupé’nin dizel bir araç için ne kadar sessiz çalıştığı dikkatimizi çekiyor. Cem Şahin de “Geniş bagajı ve iç hacmiyle müzisyenler için de çok uygun” diyor. Belli ki konser ve turne seyahatleri için yolda epey vakit geçirmişler. Şehir merkezine doğru dönüşe geçtiğimizde günü nerede tamamlayacağımızı düşünmeye başlıyoruz. Koray Candemir ve Cem Şahin akşamki programları hakkında konuşurken öğreniyoruz ki önce prova için stüdyoya uğrayacaklar. “Sonra da Haydarpaşa’da bir çay içelim” diyor Candemir.
      Çekim gücü
      GLE 350 d 4MATIC Coupé, sümbül kırmızısı rengi ve görkemli yapısıyla yolda süzülürken, kendimizi dünyanın en güvenli yerinde hissetmemizi sağlıyor. Böylesi büyük bir aracın şehir içi trafiğinde neler yaşayacağını merak ediyoruz. GLE-Coupé güvenimizi boşa çıkarmıyor ve orman yolunda gösterdiği performansı şehre döndüğümüz ilk anda da gösteriyor. Yoğun trafikte ve ara sokaklarda bile kıvrak manevralara imkân veriyor. Koray Candemir’in “İsterseniz prova sonrası da devam edelim” teklifiyle GLE-Coupé’nin nasıl bir sürüş rahatlığı yaşattığını bir kez daha anlıyoruz. Bu sırada Çiftehavuzlar’a varıyoruz. Provanın yapılacağı stüdyo burada. Levent Küçük’ün Stüdyo 18 isimli mekânı Koray Candemir’in en fazla zaman geçirdiği yerlerden. Provaların yanı sıra 2013 yılında çıkardığı “Yarım Kalan” isimli solo albümünün kayıtlarını da burada tamamlamış. Prova sırasında Koray Candemir’e bir kez daha hayran oluyoruz. Bütün mütevazılığıyla “İşimiz müzik, hayatımız müzik” diyor. Öte yandan yaptığı işe tüm benliğini verişiyle hayatını müzikle ne denli doldurduğu hemen fark ediliyor. Stüdyodan çıkınca, yolda söylediği gibi Haydarpaşa’da çay içmeye gidiyor. Kendi deyimiyle “Nereye gidersem gideyim beni kendine çeken bir gücü var” dediği İstanbul’u seyre dalıyor. İstanbul gibi her şeyin mümkün olduğu bir şehirde GLE-Coupé’nin ne kadar doğru bir araç olduğunu düşünüyoruz. Şile’nin ormanlarından Haydarpaşa’nın sularına uzanan keyif dolu bir günü işte böyle noktalıyoruz.


      7

      FANTASTİK KURGUSUYLA
      tüm dünyada geniş bir hayran kitlesine sahip Game of Thrones/Taht Oyunları dizisi Dubrovnik’te çekilmeye başladığından beri herkes bu Hırvat şehrinden bahsediyor. Ancak burası yalnızca çekimler için eşsiz bir plato olmakla kalmıyor, aynı zamanda eğlence ve kültür dolu bir seyahat için de ideal bir alternatif sunuyor..

      ara

      Game of Thrones’un destansı kurgusunda, dizide “Hane” olarak bahsedilen, yedi farklı ailenin Westeros Krallığı’na egemen olmak için verdiği savaşı izliyoruz. Bu bol kanlı, entrikalar, ensest ilişkiler ve cinayetlerle dolu hikâyenin merkezinde deniz kıyısındaki bir kayalık üzerinde surlarla çevrili olarak kurulmuş, “Yedi Krallığın Merkezi” olan King’s Landing şehri bulunuyor. Zaten bütün mücadele de King’s Landing’teki “Demir Taht”a oturabilmek için veriliyor. Egzotik yaşamının yanında kaotik ortamıyla da dikkat çeken King’s Landing şehrine Dubrovnik hayat veriyor. Tur operatörü Ivan Vukovic’in bir kayalığı göstererek “Piçler burada boğuldu” sözüyle bir anda Game of Thrones sahnelerinden gerçek Dubrovnik’e dönüyoruz. Ivan Vukovic daha sonra yanındaki grubu, Gradac Parkı’na götürüyor. Burada diziden bir sahnenin yer aldığı fotoğrafı kaldırarak “Burası Kral Joffrey’in zehirlendiği Mor Düğün’ün gerçekleştiği yer” diye belirtiyor. Piçler? Mor Düğün? Vukovic’in neden bahsettiğini bilmeyenler geçtiğimiz Haziran ayında beşinci sezonunu geride bırakan Game of Thrones (Taht Oyunları) dizisini hemen izlemeli. Özellikle de Dubrovnik’i ziyaret etmeyi düşünüyorlarsa…
      Güney Dalmaçya’daki Ortaçağ şehri Dubrovnik yakın zamana kadar kruvaziyer gemileriyle gelen turistlere hitap ediyordu. Öyle ki yoğun sezonda limana demirleyen günlük gemi sayısı 10’u buluyordu. Game of Thrones dizisiyle birlikte şehir yeni bir çekim merkezi haline gelmeye başladı. Bu popülarite sonrası şehrin turizm birliği dizinin önemli sahnelerinin çekildiği yerleri gösteren bir harita yayımlamış ve Vukovic gibi tur operatörleri şimdilerde bu yerlere uğrayan rehberli turlar düzenliyor. Hediyelik eşya dükkânları diziye ait kurgusal temalarla tekrar dekore ediliyor. Hatta bir mücevher tasarımcısı Game of Thrones koleksiyonu üzerinde çalışıyor. Bu Hırvat şehri, dar ve kıvrımlı sokaklarının yanı sıra iyi korunmuş, heybetli surları sayesinde kurgu bir destan için ideal bir plato oluşturuyor. Bugünkü Dubrovnik toprakları 14. yüzyılda Ragusa Cumhuriyeti isimli bir devlete ev sahipliği yapıyordu. Kısa süren bu egemenlik, devletin Osmanlı İmparatorluğu himayesini kabul etmesiyle sınırlandı. Yıllık 12.500 altın duka sayesinde kendisine bağışlanan bağımsızlığı yaklaşık 500 yıl boyunca başarıyla korudu. Bu cumhuriyetin altın çağı, 1806’ta Napolyon tarafından anî bir şekilde sonlandırıldı. Sonraki dönemde ise Yugoslavya İç Savaşı buraya ölüm ve yıkım getirdi. Şehirde yüzlerce kişi öldü ve binaların yüzde 70’inin çatısı zarar gördü. O günlerden sonra şehir başarılı bir restorasyondan geçti. Çehresi tazelenen şehir ayrıca 10 yıldır sürmekte olan ekonomik refah döneminin de tadını çıkarıyor. Böylece Dubrovnik’in Hırvatistan’daki en zengin şehir olduğu bilgisi de doğrulanıyor.
      Şehrin antik surlarından bakınca eski şehrin ana caddesini oluşturan Stradun, uzun bir podyumu andırıyor. Buradaki kaldırım taşları milyonlarca ziyaretçinin adımları sayesinde adeta cilalanmış gibi parlıyor. Belki de geçmişte şehrin kültürel ve ticaret hayatının bu caddede aktığının bir kanıtı bu. Dubrovnik’in eski şehir merkezi 1979 yılından beri UNESCO Dünya Kültür Mirası Listesi’nde yer alıyor. Günümüzde 43 bin nüfuslu Dubrovnik’te sadece bin kadar insan bu eski şehir merkezinde yaşamaya devam ediyor. Eski şehirde her an karşınıza çıkabilecek 160 farklı merdiven bulunuyor. Bölgeye araç girişlerinin yasak olmasının sebebi bu merdivenli sokaklar da olabilir. Dubrovnikli gençler banliyölerdeki yaşamlarından çıkıp, eski şehirde bulunan sayısız hediyelik eşya dükkânlarından bir yenisini açmaya başlamış durumda. Bu kültürel varlık oluşturma çabası her alanda kendini gösteriyor. Örneğin, restoranında Asya dokunuşlarına sahip Akdeniz mutfağı sunan şef Vedran Perojevic ya da mercan, altın ve gümüşten eşsiz kreasyonlar yaratan mücevher tasarımcıları Simona ve Marko Farac en dikkat çeken isimler arasında.

      Kültürel DNA
      Dubrovnik, tarihi ve kültürel dokusunun getirdiği mimari özellikleriyle son derece estetik bir şehir. Bugünün Dubrovnikliler’i de bu geleneğe önem veriyorlar. Yakınlardaki bir kuaförün yolunu gösteren mütevazı tabelalar bile kırmızı kadife üzerine işlenmiş, kıvrımlı beyaz harflerden oluşuyor. Eski şehirde bir gezintiye çıkmak, kültürün burada yaşayan insanlar için ne kadar önemli olduğunu gözler önüne seriyor. Açık hava pazarında tahta masaların üzerinde satılan kabak çiçekleri, şeftaliler, şekere bulanmış turunçlar ve şekerle kavrulmuş bademler şehrin kültürel kodlarına nasıl sahip çıkıldığını gösteriyor. Öte yandan şehir modern sanatlar yoluyla günümüzle bağını da sıkı tutuyor. Neredeyse her köşede bir sanat galerisi bulunuyor. Şimdilerde bir müzik okuluna ev sahipliği yapan eski St. Catherine’s Manastırı’ndan çello ve piyano sesleri yükseliyor. Stradun’da nefesli sazlardan oluşan orkestrasının ezgileri yükseliyor. Bu küçük şehirde bir senfoni orkestrası, bir tiyatro, bir müzik akademisi ve üç adet açık hava sineması olduğunu öğrenmek, diğer pek çok şehri düşününce şaşkınlık yaratıyor. Şehrin bu alandaki bir diğer başarısı da klasik müzik konserleri ve opera gösterimlerindeki kalitesiyle bütün Avrupa’da tanınan “Dubrovnik Summer Festival” olarak karşımıza çıkıyor.
      Büyükannesinin izinden giden ve 15 yaşından beri bu iş için eğitim alan, 20 yaşındaki genç opera sanatçısı Laura Hladilo; “Kültür bizim DNA’mızda var” diyor. Laura, ülkesinde sanat çalışmalarına ne denli önem verildiğinin farkında. Ancak yine de yönünü Berlin, Viyana ya da Paris’e çevireceği belli oluyor. Çünkü bir hayali var: Avrupa’daki büyük opera salonlarında kariyer yapmak.
      Oysa 5 yaşından beri Dubrovnik sularında balıkçılık yapan Miho Hajtilovic memleketini terk etme fikrine hiçbir zaman sıcak bakmamış. 83 yaşındaki Hajtilovic, halen teknesiyle Dubrovnik’in denizlerini turluyor. Söylediğine göre eskiden şehirdeki profesyonel balıkçıların sayısı 40 kadarmış. Şimdilerde ise Hajtilovic kendi mesleğinin son üyelerinden biri olarak kalmış. Yaşlı adam hiçbir kırgınlık göstermeden “Zorlu bir mesleği devam ettirmeye çalışan balıkçıların sayısı her geçen gün azalıyor” diyor. Hajtilovic mütevazı teknesine torununun adını vermiş: “Mali Ivan”, yani “Küçük Ivan”. Tekneyle yaşıt olan Ivan şu anda 35 yaşında ve dedesine balıkçılığa devam edeceğine dair söz vermiş. “Eskiden dedem seferden döndüğünde ağları yüzde 70-80 oranında dolu olurdu. Bugünlerde ancak yüzde 30 oranında doluyor” diye anlatıyor. Bu sulardaki balıklar aşırı avlanma kurbanı olmuş. Ayrıca kruvaziyer gemilerinin, jet ski’lerin ve feribotların gürültüsü deniz yaşamını olumsuz etkilemiş. Ancak ihtiyar balıkçının bu berrak sulardan hâlâ ümidi var. Balıkçılıkta kullanılan “Parangal” ve “Parakete” gibi emektar araç gerecine güveniyor ve başlıca balık türlerinden bir ikisini avlayabileceği bazı özel yerler biliyor.
      Bir köpekbalığı hikâyesi
      Hajtilovic, eski şehrin karşısındaki Lokrum Adası yakınlarında teknenin dizel motorunu kapatıyor. Burası Game of Thrones’ta çöl kıyısında kurulmuş Qarth şehri sahnelerinin çekildiği yer. Gerçekte ise bir parka benzeyen bu adanın kendi botanik bahçesi var. Açıkçası milyonların sabırsızlıkla yeni bölümlerini beklediği dizi Miho Hajtilovic’in ilgisini hiç çekmiyor. O mütevazı bir evde yaşıyor. İnternet bağlantısı ya da otomobili yok. Ancak hiçbir şeyden geri kalıyormuş gibi durmuyor. Tam tersine, hayatında bolca heyecan var. Torunu “Dedem mızrak balıkçılarının Robin Hood’uydu” diye anlatıyor. Bir zamanlar sahilin hemen açığında bir yüzme yarışı yapılıyormuş ve Hajtilovic yaklaşan bir köpekbalığı görmüş. Hiç tereddüt etmeden mızrağıyla köpekbalığını uzaklaştırmış. Hajtilovic bugün bile yerel bir kahraman olarak görülüyor. Bu hikâyenin abartılı bir balıkçı masalı olup