Yukarı Çık

ic1

  • Teknolojinin En iyileri

    Teknolojinin En iyileri

    Mercedes-Benz'in sürücüsüz konsept aracı F015 Luxury in Motion'la tanışma zamanı

  • O Bir Model...

    O Bir Model...

    Berlin’de buluşan iki yıldız mükemmel bir uyum sergiliyor. Ünlü Çek süper model Petra Nemcova ve Mercedes-Benz’in yeni GLC modeli çekiciliklerinin yanı sıra sahip oldukları güçlü yönlerle de birbirini tamamlıyor.

  • Güncellen

    Güncellen

    İnsanların sokakta, festivalde ya da parkta “şöyle güzel bir kahve olsa da içsek” dedikleri her yerde olmak için yola çıkan Manivela, 88 model bir minibüsün içerisinde İstanbullular’ı 3’üncü dalga kahve akımıyla tanıştırıyor.

  • Burçin Terzioğlu

    Burçin Terzioğlu

    İki yıldır başarıyla devam eden “Poyraz Karayel” dizisinin setinde ziyaret ettik. Mercedes-Benz’in de B-Serisi ile ürün yerleştirme yaptığı dizide Ayşegül karakteriyle karşımıza çıkan Terzioğlu, çocukluğundan bugüne oyunculuk yolculuğunu anlattı.

  • Hızlı Adaptasyon Sanatçısı

    Hızlı Adaptasyon Sanatçısı

    Birden fazla dalda yarışan pilotların en yeteneklileri arasında yer alıyor. Alman sürücüyü Formula 1 testinde izledikten sonra kendisi DTM yarışında karşınıza çıkabiliyor. Bu röportajda ise iki motor sporu arasındaki farkları ve bu sporları neden sevdiğini açıklıyor.

  • Sadece Bağlan

    Sadece Bağlan

    İnce işçilik ve küçük detaylarla bütünleşen harika sonuçlar...

  • Rol Değişimi

    Rol Değişimi

    Kazanmak isteyen Nico Rosberg ve Martin Kaymer, bir günlüğüne birbirlerinin yerine geçti. İki sporcu, direksiyon ya da golf sopası hâkimiyetinin önem kazandığı toplam beş etaptan oluşan iki ayrı yarışmanın kendilerine yabancı koşullarında bile iyi performans ortaya koymayı başardı.

  • Kırmızı Çizyigi Geçmek

    Kırmızı Çizyigi Geçmek

    Ait bir otomobili yarış pistinde deneme fırsatını bulduğunuzda, aracın değil sizin sınırlarınızın zorlandığını kısa zamanda anlarsınız.

  • Yıldızlara Uzanmak

    Yıldızlara Uzanmak

    Radyatör ızgaranızda bir yıldız bulunsa bile her zaman ilk olamazsınız.

  • Gücün Zirvesinde

    Gücün Zirvesinde

    İnsan doğasının, yaşamın her anı için hayatta kalmayı amaçlayan farklı kodlarla hareket ettiği söylenir. Şehirde ya da zorlu doğada, ihtiyacımız olan her şey bu kodlarda gizlidir. Mercedes-Benz, insanı ve yaşamı temel alan tüm serilerinde bu gizemin izlerini taşıyor.

  • Kuzey Yıldızı

    Kuzey Yıldızı

    Sonrasında Reykjavík ekonomisi bir depresyon dönemine girmişti. Ancak İzlanda’nın başkenti, bu dönemi mucizevi bir şekilde atlatmayı başardı. Sanatçılar ve yaratıcı kimlikleri ağır basanlar, bu şaşırtıcı iyileşme sürecinde başı çekti. Reykjavík’te kriz yönetimi konusunda dünyanın en özgün karakterlerinden birkaçıyla konuşma fırsatı da bulduk.



Nico Rosberg, Formula 1 dünya şampiyonluğu yolunda hırslarından ve kararlılığından besleniyor. Ancak Mercedes AMG Petronas pilotu Rosberg’in Çin GP’si ile birlikte her şeyini ortaya koyması için bir sebebi daha oldu. 2013’ten beri Laureus Elçisi olan Rosberg, Şanghay’daki yarıştan itibaren Laureus Sports for Good Foundation’ın (Laureus İyilik İçin Spor Yap Vakfı) yeni DriveForGood (İyilik İçin Yarış) kampanyasına başkanlık etmeye başladı. Böylece artık Mercedes-Benz, kampanya kapsamında 2015 F1 sezonu boyunca Rosberg’in yarışlarda lider olarak geçirdiği her kilometre için vakfın birçok spor projesinde kullanılmak üzere 100 Euro bağışlıyor. Söz konusu projelerin amacı ise zor şartlar altında yaşayan çocuk ve gençlerin yaşamlarını iyileştirmek. Rosberg, DriveForGood kampanyası hakkında büyük heyecan duyduğunu şu sözlerle anlatıyor: “Bu kampanya, her yarışta mümkün olduğunca fazla turu lider geçme konusundaki kararlılığımı, iyi bir amaca hizmet etme şansıyla birleştiriyor!”. LAUREUS.COM

Breva’s Génie 03, otomatik saatler arasında hareket hızınızı gerçek zamanlı olarak gösteren ilk saat olarak öne çıkıyor. İster bisiklet üzerinde ister bir sürat teknesinde olun, bir düğmeye bastığınızda saatin titanyum kasasından minik bir anemometre çıkarak rüzgâr hızını ölçüyor ve 20 ilâ 200 km/s aralığında olmak kaydıyla hangi hızda seyrettiğinizi söylüyor.

Alman-Norveç üretimi yük gemisi ReVolt, 100 konteynerlik taşıma kapasitesinin yanında tamamen otomatik olarak kumanda edilmesiyle de dikkat çekiyor. Gücünü oldukça verimli bir elektrik motorundan alan ve mürettebatsız çalışan yüksek teknolojili bu konsept geminin kullanımıyla yılda yaklaşık 1 milyon Euro tasarruf sağlanması bekleniyor. DNVGL.com

Arcadis firması, dünya genelinde Sustainable Cities Index (Sürdürülebilir Şehirler İndeksi) isimli bir çalışma gerçekleştirdi. Sosyal ve çevresel kriterlerin yanı sıra, toplu taşıma çözümleri gibi şehirlerin “sürdürülebilir hareketlilik” için sunduğu kriterleri de göz önüne alan çalışmada Frankfurt ve Londra en sürdürülebilir şehirler olurken, İstanbul 36. sırada yer aldı.
  1. Frankfurt
  2. Londra
  3. Kopenhag
  4. Amsterdam
  5. Rotterdam
  6. Berlin
  7. Seul
  8. Hong KongMadrid
  9. Singapur
  10. İSTANBUL


Ultrason, hâlihazırda karbüratör gibi otomobil parçalarının derinlemesine temizliği için kullanılıyor. Ancak sistem, Dolfi isimli ultrasonik yıkama cihazı sayesinde kıyafetlerin temizliğinde kullanılmak üzere günlük hayatımıza da girdi. Küçük bir çakıl taşı ya da sabun görünümündeki cihazı kullanmak oldukça basit. Kıyafetleri bir miktar suyun içine yerleştirip Dolfi’yi suya bırakıyorsunuz. Gerisini ultrasonik ses titreşimleri ile Dolfi hallediyor. Üstelik bir çamaşır makinesine kıyasla yüzde 80 enerji tasarrufu sağlıyor. dolfi.co

Giyilebilir teknoloji denince akla genellikle sensör yerleştirilmiş tişörtler ya da LED taşıyan kıyafetler geliyor. Fakat Leatherman Tread isimli bileklik, moda ile mekanik teknolojiyi birleştirdi. Çok fonksiyonlu bu bileklikte tornavida ve şişe açacağı dâhil 25 farklı alet bir arada bulunuyor.

Mercedes-Benz’in konsept SUV modeli G 500 4x42 her durumla başa çıkmak için tasarlandı. Dev tekerlekleri, ön camın üzerindeki LED ışıkları ve yanlardaki ikişer egzoz çıkışıyla etkileyici bir görüntü çizen araç, yerden yüksekliği sayesinde bir metre derinliğindeki suyla da başa çıkabiliyor. G 63 AMG 6x6’da kullanılan güç üretim ve aktarım öğelerinin aynılarına sahip olan araç, G-Serisi’nden yeni bir değişken şasi ve 422 BG çift turbolu V8 motor sayesinde her türlü yol koşulunda kolayca sürülebiliyor. Söz konusu koşullar ne kadar zor olursa olsun tam performans sağlayan bu aracın iyi bir kariyeri olup olmayacağına ise kullanıcılar karar verecek.

Tasarım danışmanlığı firması ESI, Chicago’da bir gökdelenin asansör boşluğunu yaklaşık 135 metrelik bir haritaya dönüştürerek estetik bir tasarıma imza attı. Harita, Chicago Nehri’nin çevresindeki sokakları binanın yüzeyine yansıtmak için LED ışıkları kullanıyor. Böylece şehrin mahallerinde dolaşırken yol bulmak için akıllı telefona ya da navigasyona ihtiyaç kalmıyor. Tek yapılması gereken yukarı bakmak! esidesign.com

Sonbahar Kapadokya’yı ziyaret etmek için en ideal mevsim. Bu bölgenin en keyifli rotalarının başında, Kırşehir’e bağlı Hacıbektaş’tan Ürgüp’e uzanan ve mistik görünümüyle son derece etkileyici olan yol gelir. Hacıbektaş ve Ürgüp arasında uzanan bu yol boyunca, İç Anadolu’nun kıraç ama zengin yaşam kültürüne sahip topraklarını görebilirsiniz. 61 km’lik bu yolculuk yaklaşık 1 saat sürer ve Hacıbektaş’tan çıkarak Gülşehir, Yeşilöz, Avanos ve yolun sonunda Ürgüp’e ulaşırsınız. Bu masalsı yolculuğun kahramanları da elbette Peribacaları ve açık hava müzeleri olur. Keyifli yolculuklar.

Mercedes yıldızı taşıyan bu pick-up piyasaya çıkmak için sabırsızlanıyor. Yakın bir zamanda seri üretimine başlanması planlanan ve bir ton yük kapasitesi bulunan bu çok yönlü araç, bir Mercedes-Benz’den bekleyeceğiniz tüm güvenlik özellikleri ve konforu sunuyor. Üstelik çizimde görüldüğü üzere kimliğini de gizlemek niyetinde değil!

MB_SNBHR

VE PARTNERİ DE ONUN KADAR GÜZEL GÖRÜNÜYOR.

Berlin’de buluşan iki yıldız mükemmel bir uyum sergiliyor. Ünlü Çek süper model Petra Nemcova ve Mercedes-Benz’in yeni GLC modeli çekiciliklerinin yanı sıra sahip oldukları güçlü yönlerle de birbirini tamamlıyor.

ara

Petra Nemcova, Mercedes-Benz magazin’in fotoğraf çekimi için Los Angeles’tan Berlin’e gelmesinin ardından Nice’teki bir yardım etkinliğine katılmak üzere yola çıktı. 36 yaşındaki Nemcova bu yoğun programa rağmen oldukça sakin. Keyfi yerinde görünüyor ve çekimler sırasında adeta etrafına ışık saçıyor. Çek süper model daha önce GLC modelinin tanıtım kampanyasında görev almıştı, ancak prizden şarj edilebilen hibrit GLC 350 e 4MATIC’i ilk kez kullanacak. Fotoğrafçı ekipmanını toplarken Nemcova da bizi otomobilde sohbete davet ediyor. Araca biniyor ve havaalanına doğru yol alıyoruz.
Otomobil hakkında ne düşünüyorsunuz?
Çevreci, şık ve pratik… Bütün yol koşullarına adapte olabildiği için, hem şehir içinde hem de arazide kullanabiliyorsunuz. Daha iyisi olamazdı. Koltuklardaki şu dikişlere bakın! Sanki Berlin’de Chanel marka dev bir çantayla geziyormuş gibi hissediyorum kendimi…
Hep bu kadar sık mı seyahat ediyorsunuz?
Evet, haftada en az üç ülkeye gidiyorum ve bunlar sıklıkla farklı kıtalarda bulunuyor. Farklı kültürleri öğrenmenin ve farklı yerleri keşfetmenin harika bir şey olduğunu düşünüyorum. 16 yıldır bu şekilde çalışıyorum. Nemcova modellik kariyerine, 15 yaşında Elite Model Look Yarışması’nı kazanarak başladı. Max Factor, Clarins, La Perla ve Victoria’s Secret için çalıştı. 2003’te Sports Illustrated dergisinin “Mayo Özel Sayısı”nın kapağında yer aldı. Bu adım ona, uluslararası süper modeller kategorisinde önemli bir yer sağladı.
Eviniz olarak nereyi kabul ediyorsunuz?
Her yeri! Kendimi bir dünya vatandaşı olarak değil, bir kâinat sakini olarak görüyorum.
Söylediğiniz tam olarak ne anlama geliyor?
Son 17 yılda ruhaniyetle ilgili birçok şey öğrendim ve bu sayede dünyayı ve evreni daha farklı algılamaya, birbirimize ne kadar bağlı olduğumuz hakkında daha farklı düşünmeye başladım. Herkesle bağlantıda kalmamı hatırlatması için bileğime “108” yazılı bir dövme yaptırdım. Bu sayı Hinduizm, Budizm ve diğer birçok gelenekte kutsal kabul edilir.
Nemcova’nın çevresindeki birçok kişi kendini “spiritüel” olarak tanımlıyor. Bunların bazıları yüzeysel insanlar gibi algılanmamak için, bazıları da belirli bir amaç uğruna sorumluluk kabul etmektense birkaç konuda fikir beyan etmeyi daha kolay bulduğu için bu yolu seçiyor. Petra Nemcova bu iki tanıma da uymuyor. O sıradan bir model değil, ününün getirdiği statüyü yoksullukla savaşmak için kullanan bir “filantropist”. Nemcova’nın maneviyatı oldukça gerçek. Şüphesiz 2004’te Tayland’da tsunamiye yakalanması hayatındaki dönüm noktalarından biri olmuş. Nişanlısı felaket sırasında yaşamını yitirmiş; Nemcova tırmandığı ağaçta ciddi yaralarına rağmen sekiz saat geçirerek hayatta kalmayı başarmış. İyileştikten sonra kurduğu Happy Hearts Fund (Mutlu Kalpler Fonu) adlı yardım organizasyonu, dokuz ülkede güvenli ve dayanıklı okullar inşa ediyor. Şimdiye kadar 118 okul yapmışlar.

Lüks ve şatafat dünyasını tamamen bırakmak istediğin hiç oldu mu?
Tsunaminin ardından tamamen iyileştikten sonraki ilk iki işimde ağlamayı bırakamamıştım. Kendi kendime sürekli “Burada ne yapıyorsun? Bu yaptığının bir anlamı var mı?” dedim.
Bu kötü durumdan nasıl kurtuldun?
İşimde bir anlam bulmayı başardım. Çünkü beraber çalıştığım herkesin yardım etmek istediğini gördüm. Happy Hearts Fund’ı ilk destekleyenler moda dünyasının içindeki kişilerdi. Fotoğrafçılar fotoğraflarını, tasarımcılar kıyafetlerini bağışladılar. Bu tarz bir yardım iki taraf için de faydalı oluyor: Yardım edenler anlamlı bir şey yaptıklarını hissediyorlar ve bu onları mutlu ediyor; yardım edilenler de güvenli okullarda eğitim görme fırsatı buluyor, bu da onları mutlu ediyor. Farklı dünyalar arasında bir köprü kuruyoruz. Neredeyse her yeni okulun açılış töreninde bulundum.
Sizin için otomobil kullanmak ne kadar önemli?
Otomobil sürmeyi severim. Paris’te yaşadığım sıralarda bütün boş zamanımı şehirde otomobille gezerek geçirirdim. Özellikle de Arc de Triomphe (Zafer Takı) çevresindeki yolda herkesin çılgın gibi otomobil sürmesine alıştım.
Zamanınızın çoğunu evden uzakta geçirmeniz size nasıl hissettiriyor?
Yolculuk etmeyi, yeni yerler ve insanlar tanımayı büyük bir lütuf olarak görüyorum. Komünist bir ülkede büyüdüm. Kadife Devrim yaşandığında 11 yaşındaydım ve o zamana kadar seyahat, konuşma ve hatta hayal kurma özgürlüğünü bile tatmamıştım. Ebeveynlerim hayal kurmayı hiç öğrenemediler. Bana nereye tatile gitmek istediklerini 20 yıldır söyleyemiyorlar.
Güç ve Verimlilik
Mercedes mühendisleri GLC’yi, hem şehir içi hem uzun yolculuklar hem de arazi şartları için mükemmel bir otomobil haline getirmek adına akıllı teknolojilerle donattı. Otomobilde Dynamic Select sürüş karakter seçim fonksiyonu ve 4MATIC sürekli dört tekerlekten çekiş sistemi bulunuyor; bu sayede GLC, 70 derece açıya kadar yokuşları bile tırmanabiliyor. Sürekli değişken Air Body Control çok odacıklı havalı süspansiyon opsiyonu bulunan Off-Road Engineering paketi, otomobilin yerden yüksekliğini 50 mm kadar arttırıp, 227 mm’ye çıkarabiliyor. GLC’de ayrıca “Eğim”, “Kaygan Zemin” ve “Römork” dâhil beş farklı off-road programı bulunuyor. Eğer araç zeminden dolayı hareket edemez duruma gelirse sürücü “Kayalık Alan Yardımcısı”nı seçerek işin geri kalanını teknolojiye bırakabiliyor: Bu durumda otomobilin yüksekliği 50 mm artıyor, motor yönetimi ve otomatik şanzıman dâhil tüm kontrol sistemleri aracı kurtarmak için kendisini ayarlıyor; iç mekândaki ekran da sürücüye aracın nasıl tepki verdiğini gösteriyor.

GLC 170 ve 204 BG’ne sahip iki dizel ve 211 BG’ne sahip benzinli olmak üzere üç farklı motor seçeneğiyle piyasaya sürülüyor. Motor ve aerodinamiğe ek olarak GLC’nin hafif tasarımı da aracın yakıt verimliliğine katkıda bulunuyor: Otomobilin gövdesinde alüminyum, yüksek dayanımlı çelik ve yüksek dirençli plastik kullanıldı. Araç GLK’dan daha büyük olmasına ve daha fazla donanım taşımasına rağmen ondan 80 kilogram daha hafif. Bunun sonucu olarak GLC, selefinden yüzde 19 daha az yakıt tüketiyor.
Petra Nemcova’nın kullandığı GLC 350 e 4MATIC, yakıt tasarrufu konusunda serinin diğer otomobillerinden daha da fazlasını başarıyor. Prizden şarj edilebilen bu hibrit otomobil sadece elektrik gücüyle çalıştırıldığında, yaklaşık 34 kilometreyi karbon salınımına yol açmadan kat edebiliyor. Benzinli motorla birlikte toplam 320 BG üreten sistem, bir süper modelin yediği yemek kadar az yakıt tüketiyor. Her 100 kilometre için sadece 2,6 litre benzin!
Lüks ve Güvenli
LC 350 e 4MATIC’te bulunan ve yüksek teknolojiye sahip çok sayıda sistem, Petra Nemcova’nın hayatını kolaylaştırıyor. Örneğin çekim aralarında otomobile girdiği zaman, önceden ayarlanmış sıcaklık çoktan sağlamış oluyor. Pre-entry önceden programlanabilen havalandırma sistemi, sürücünün kendi belirlediği bir zamanda otomobilin içini istediği sıcaklığa getirmesine ya da “Mercedes connect me” uygulamasıyla park halindeki aracın iç mekân sıcaklığını akıllı telefonundan ayarlamasına imkân veriyor.
Ayrıca tüm GLC modellerinde yeni bir kontrol öğesi bulunuyor. Akıllı telefon ve dizüstü bilgisayar kullananların aşina olduğu bir dokunmatik kumanda paneli, orta konsolun kolçağında yer alıyor ve otomobildeki sistemlerin parmak hareketleriyle kontrol edilmesini sağlıyor. Harfler, rakamlar ve özel yazı karakterlerini bu panel aracılığıyla, sanki elinizde kalem varmış gibi yazabiliyorsunuz. Bu durum sokak isimlerinin navigasyon sistemine girilmesini çok daha kolay hale getiriyor.
Otomobilin konforunu artıran öğeler sadece dijital teknolojiyle sınırlı kalmıyor. Yüksek standartlardaki sağlam gövde, azaltılmış yol titreşimi ve iç mekândaki sükûnet, aracın verdiği rahatlık hissine katkıda bulunuyor. Dahası Nemcova’nın kullandığı modeldeki elektrik motoru ilk çalışma anında hiç ses çıkarmıyor. İçten yanmalı motor devreye girdiğinde bile motor, rüzgâr ve lastiklerden gelen sesler güçlükle duyuluyor. Rüzgâr tünelinde yapılan ölçümler, GLC’nin yakaladığı aero-akustik değerlerin SUV segmenti standartlarından çok, şu andaki E-Serisi değerlerine yakın olduğunu gösteriyor.
C, E ve S-Serisi araçlarda yer alan neredeyse tüm sürüş yardım sistemleri, güvenli ve konforlu bir sürüş sunabilmek adına GLC’de de bulunuyor. Standart olarak sunulan sistemler arasında aktif kör nokta yardımcısı, yaya algılama özelliği bulunan PRE-SAFE fren destek sistemi ve çarpışma önleme yardımcısı plus yer alıyor.

Bu elektronik yardım sistemlerinin çoğu, aracın çevresini gözlemlemek için radar sensorları ve kameralar kullanıyor. Örneğin dikiz aynasının arkasında bulunan stereo çok amaçlı kamera otomobilin 500 metre ilerisini görebiliyor. Ayrıca 50 metre içindeki araç ve yayaların rotalarını belirleyebiliyor ve bu verileri fren destek sistemi gibi sistemlere aktarıyor.
Köşeli K harfinin aksine C harfi yuvarlak ve ahenklidir; bu yüzden de, Mercedes-Benz’in otomobil sınıflandırmasında kullandığı GLC ismine tam olarak uyum sağlar. Bu yeni model 2008’de piyasaya sürülen ve köşeli bir tasarıma sahip olan selefi GLK’dan oldukça farklı. Bu yeni orta sınıf SUV, atletik ve güçlü olmasının yanı sıra şık bir görünüme de sahip. İnsan GLC’yi, içinde süper model Petra Nemcova ile Berlin sokaklarından geçerken görünce, bu aracın şehir içi kadar arazi koşullarına da uygun olduğuna inanamıyor. Daimler’in baş tasarımcısı Gorden Wagener durumu şöyle özetliyor: “Tasarım felsefemiz GLC’ye, hem duyusal dokunuşlar hem de gelişmiş bir fonksiyonellik kazandırdı.” Otomobil, hem şehirlerin büyük bulvarlarına hem de taşlı patikalara ait gibi görünüyor. Tasarımcılar aracın safariye uygun özelliklerine yumuşak göndermelerde bulunmuşlar, bu yüzden de GLC yeteneklerini saklamak konusunda çok başarılı olmuş. Yine de biçimsel sadeliğin bu kadarı Mercedes için de büyük bir yenilik. Wagener Mercedes’in ileriye dönük planlarını “Gelecekteki tüm SUV’lerimiz de duyusal sadelik felsefemize uygun olarak üretilecek ve daha sportif hale gelecek” diyerek açıklıyor. Coupe otomobilleri hatırlatan siluet, off-road kullanımı için tasarlanmış kısa tampon-tekerlek mesafeleri, uzatılmış arka tavan spoyleri ve alt korumaya sahip özgün tasarımlı ön kısım, hem GLC’nin yeteneklerine dair ipuçları veriyor hem de otomobilin aerodinamiğini geliştiriyor. Aracın 0,3’lük Cd (Aerodinamik Sürtünme Katsayısı) değeri bu segment için bir kıyas noktası oluşturuyor. Bu yeni modelin ne kadar büyük olduğunu da tasarımıyla belli etmesine gerek yok çünkü rakamlar her şeyi söylüyor: GLC, GLK’den 12 cm daha uzun, 5 cm daha geniş ve 9 mm daha yüksek. Aradaki farkı iç mekânda bariz şekilde hissediyorsunuz. 1.600 litrelik maksimum bagaj hacmiyle selefinden 50 litre daha fazla taşıma alanına sahip, arka koltuk diz mesafesi de 5,7 cm arttırılmış. Otomobilin tasarımcıları Petra Nemcova’nın iş kolunda sıklıkla söylenen bir sözü otomotiv sektörüne de uyarlamışlar: İç güzellik dış güzellikten daha önemlidir.


7
ara

SEYYAR KAHVECİ
İnsanların sokakta, festivalde ya da parkta “şöyle güzel bir kahve olsa da içsek” dedikleri her yerde olmak için yola çıkan Manivela, 88 model bir minibüsün içerisinde İstanbullular’ı 3’üncü dalga kahve akımıyla tanıştırıyor.
MANIVELACOFFEE-TRUCK.COM

 

YOLLARDA
Şehrin kaosu yerine doğayla baş etmek için yola çıktılar! Ayten Keser Güngör ve Onur Güngör, evliliklerinin ardından sırt çantalarına koyacakları eşyalar dışında ne varsa satarak yola düştü. Karadeniz, Akdeniz derken kendilerini Güney Amerika’da bulan çiftin serüveni devam ediyor. KESFİMEKAN.COM

 

GÜNÜBİRLİK TARİFE
İstanbul, Barcelona, Paris veya San Francisco gibi bir şehirde geçirebileceğiniz sadece 12 saatiniz mi var? Bu akıllı rehberler günün her saati için restoran, galeri, butik ve gezilecek yerler öneriyor. 12HRS.NET

 

SOKAKTAN ÖNCE
Şehrin sokaklarında karşılaşmadan önce Mercedes-AMG GT S ve yeni A-Serisi gibi pek çok araçla ilgili videolara Mercedes-Benz Türkiye’nin YouTube kanalından ulaşabilirsiniz.

 

ÇARPIŞMIYOR!
Mercedes-Benz, C-Serisi araçlardaki “Çarpışma Önleme Yardımcısı PLUS” özelliğini göstermek için oyuncak otomobillerinin içine çok kuvvetli mıknatıslar yerleştirdi. Sonra bakın neler oldu!


2

Son dönemin en sevilen
oyuncularından Burçin Terzioğlu’nu,
iki yıldır başarıyla devam eden “Poyraz Karayel” dizisinin setinde ziyaret ettik. Mercedes-Benz’in de B-Serisi ile ürün yerleştirme yaptığı dizide Ayşegül karakteriyle karşımıza çıkan Terzioğlu, çocukluğundan bugüne oyunculuk yolculuğunu anlattı.

ara

Efes Vakfı Borusan Holding’in öncülüğünde, Eczacıbaşı Holding, Doğuş Holding ve özel kişilerin desteğiyle 2010 yılında kuruluyor. Vakıf temel olarak, dünyanın bu önemli kültür mirası hakkındaki farkındalığı artırmak, ülkemizin kültürel mirası ve turizm potansiyelini desteklemek ve arkeolojide uluslararası boyutta bir değer oluşturmak gibi hedeflerle yola çıkıyor.
Bir zamanlar Efes’te
Efes sadece Türkiye’nin ve dünyanın en önemli tarihi ve kültürel miraslarından biri olmakla kalmıyor, aynı zamanda çalışmaların devam ettiği dünyanın en önemli kazı alanlarından biri sayılıyor. Bir arkeoloğun gözünden Efes’i dinlemek için kazı başkanı ve aynı zamanda Efes Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Sabine Ladstätter’e kulak veriyoruz: “Efes ve çevresinde insanların gerçekleştirdiği yerleşimlerin tarihi, insan ve çevresi arasındaki ilişkinin ve karşılıklı bağımlılığın hiç kuşkusuz en etkileyici örnekleri arasında. Akarsuların taşıdığı toprak nedeniyle limanın dolarak kapanması; deprem, salgın hastalık, yangın gibi felaketlerden etkilenmesine rağmen yerleşim şablonlarının sürekliliğini korunmasının nedeni, bölgenin coğrafi konumunda ve doğal kaynaklarının bolluğunda gizli. Hiçbir tarihi yerleşim bölgesi, bu denli farklılaşmış yerleşim şablonlarına ve farklı kültürlere binlerce yıl ev sahipliği yapmamıştır. Efes bu özelliğiyle insanlık tarihi hakkında daha fazla bilgi edinmek için bulunmaz bir hazine.”
Antoninus’un deprem raporu
Efes Vakfı’nın tüm çabası bu büyük hazineye değer katmak ve yarınlara taşımak. Vakıf bu gayeyle arkeoloji, restorasyon ve araştırma çalışmalarına fon sağlıyor, hatta bir kısmını da kendisi yürütüyor. Ayrıca bilimsel ve kültürel etkinliklere ve Efes’i konu alan yayınlara da destek sağlıyor. Ladstätter sürmekte olan projelere örnek olarak Yamaç Ev 2’deki duvar resimlerinin restorasyonunu ve antik kentin ortasındaki Sarapis Tapınağı ile ilgili bir araştırma projesini anlatıyor. Ayrıca Yamaç Ev 2 üzerine rehber kitaplar yayınlanması için gerekli fonu da vakfın sağladığını öğreniyoruz. tiklerini söyleyen Ladstätter’den en taze keşif haberlerini alıyoruz: “2013 yılı içinde bölgede tarih boyunca süregelen doğa ve bitki örtüsü değişimi ile ilgili yeni bulgulara, 7. yüzyıldan kalma değerli ev eşyalarına ve İmparator Antoninus Pius’un M.S. 140 yılında bölgede yaşanan depremin verdiği zararlardan bahsettiği bir mektuba ulaşıldı.”

Ortaçağ insanının temizliği
Ulaşılan bu mektubun bile tek başına heyecan verici bir keşif olduğunun altını çizen ve bir yandan ortaya çıkarılmış kalıntıların korunmasına yönelik çalışmalar da yaptıklarını ifade eden Ladstätter, aynı zamanda üç farklı alanda arkeolojik çalışma yürütüyor: “Çukuriçi Höyük’te devam eden kazıda M.Ö. 7 binli ve 3 binli yıllardan kalma, bölgedeki en erken yerleşime ait parçalar ortaya çıkarılıyor. Azize Mary Kilisesi’ne yakın, geç antik döneme ait bir şehir villasında süren çalışmalarda da M.S. 5. ve 11. yüzyıllara ait çok iyi korunmuş günlük kullanım eşyalarına ulaşılıyor ve bu kalıntılar dönemin yaşam koşullarına ışık tutmaları açısından çok önemli. Son olarak da yine çok iyi korunmuş ‘Türk Hamamı’nda arkeolojik çalışmalar devam ediyor ki bu da bize ortaçağda bugünkü Selçuk bölgesinde yaşayan insanların temizlenme ve yıkanma alışkanlıkları üzerine pek çok şey söylüyor.”
Efes için işbirliği
Kişi ve kurumların desteğiyle işleyen vakıf, üç kategoride sponsorluk imkânı sağlıyor. Bu kategoriler bağış, proje sponsorluğu ve ana sponsorluk şeklinde. Bu konu hakkında daha detaylı bilgiye ephesus-foundation.org adresinden ulaşabilirsiniz.

B-Serisi ile bir günlük yolculuk

B-Serisi ile bir günlük yolculuk





    4

    Pascal WehrleIn birden fazla dalda yarışan pilotların en yeteneklileri arasında yer alıyor. Alman sürücüyü Formula 1 testinde izledikten sonra kendisi DTM yarışında karşınıza çıkabiliyor. Bu röportajda ise iki motor sporu arasındaki farkları ve bu sporları neden sevdiğini açıklıyor.

    ara

    Röportaja başladığımız sırada 20 yaşındaki pilot, Nuremberg, Norisring’teki Mercedes-Benz misafir çadırında, elindeki kaskın üzerine çıkartmalar yapıştırıyor. Onları dikkatlice yerleştirirken, her şeyin doğru olması için resmi şablona bakarak yaptığı işi tekrar kontrol ediyor. İnsanın birden fazla işi olduğunda kafası karışabilir ama Pascal Wehrlein her şeye hakim bir şekilde; “Formula 1 kaskımın vizörünün üst kısmında Petronas, DTM kaskımda ise AMG yazıyor” diyor.
    94 numaralı kaskın F1 sponsorlarının logolarıyla bezenmesi işlemi az önce tamamlandı. Wehrlein bu sezonu, iki farklı yarış dünyası arasında mekik dokuyarak geçiriyor. Hiç kimse hem DTM hem de Formula 1 yarışlarının kendilerine özel zorluklarını onun kadar iyi bilmiyor. Wehrlein, Touring Otomobilleri Şampiyonası’nda 2013’ten beri yarışıyor. 2014 itibariyle Mercedes AMG Petronas Formula 1 takımının test pilotluğunu yapmaya başlayan Wehrlein’ın görevleri arasına son olarak Force India ekibinin test pilotluğu da eklendi.
    İki farklı dünya, tek bir tutku
    24 saatten daha kısa bir süre önce Wehrlein tamamen F1’e konsantre olmuş durumdaydı. Hafta sonunu Avusturya Grand Prix’sinin yapıldığı Spielberg pistinde, Nico Rosberg ve Lewis Hamilton’ın yedeği olarak geçirdi. Yarışın ertesi günü F1 aracının direksiyonuna bu kez kendisi geçti ve testler sırasındaki en hızlı tur zamanını elde etti. Sonraki gün bu kez, Mercedes motorları kullanan Force India ekibinin test sürüşlerini gerçekleştirdi. Avusturya’daki testler sırasında Wehrlein toplam 132 tur ile diğer tüm pilotlardan daha fazla tur atmış oldu. Çarşambayı perşembeye bağlayan gece, Nuremberg’deki Norisring pistine gitmek için ailesinin karavanıyla yola çıktı. Her yarış öncesinde olduğu gibi bu yolculukta da kendisine annesi Chantal ve babası Richard eşlik etti.

    Wehrlein yarış disiplinleri arasındaki geçişleri hızlı şekilde gerçekleştirmek zorunda. Kaskının üzerinde yer alan detayların değiştirilmesi, onun karşılaştığı zorluklar arasında en kolayı olarak göze çarpıyor. Norisring’de kendisini bekleyen DTM aracının “Sınırları sonuna kadar zorlanmış bir otomobil”, 24 saat önce kullandığı F1 aracının ise “Tam bir teknoloji festivali” olduğunu söylüyor. Hangi aracın direksiyonuna geçerse geçsin, sürüşten çok zevk aldığı belli oluyor.
    Wehrlein’ın kariyerinde adaptasyon, sürüş keyfi dışındaki neredeyse her konuda önemli bir rol oynuyor. Spielberg pistinde, tekerlekleri gövdesinin dışında bulunan bir yarış otomobilini kullanırken çılgın hızlarla virajlara giriyor, müthiş bir şekilde hızlanıyor, inanılmaz frenleme kuvvetiyle başa çıkıyor ve tüm sürüş deneyimleri içinde en dolaysız olanları yaşıyordu. Kullandığı aracın güç ünitesinde, altı silindirli ve turbo beslemeli bir içten yanmalı motor ile iki elektrik motoru bulunuyor. Yakında bu ünitenin güç çıkışı toplam 1.000 beygir gücüne ulaşacak.
    Nuremberg’de ise önceki durumun aksine Wehrlein’ın otomobilinin bir tavanı var ve bu araçlarda sürücü aracın sol tarafına oturuyor. Aracı bütün o patinaj ve yalpalamalardan koruyan lastikler, bu kez çamurlukların altında bulunuyor. Atmosferik emişli V8 motor ise 500 beygir güç üretebiliyor. Wehrlein, Spielberg’de aracının direksiyonunda yerleşik 20’den fazla düğmeyi idare etmek zorundaydı. Mühendisin sesi sürekli olarak kulağındaydı, direksiyondaki ekran bakış açısından asla çıkmıyordu. Norisring’de her şey biraz daha basit ve daha geleneksel şekilde gerçekleşiyor. Genç pilot, motor sporlarının küresel çaptaki en yüksek kategorisini bir süreliğine ardında bırakıp Avrupa’nın en çok seyirci çeken touring otomobil yarışındaki yerini alıyor. DTM, dünyadaki tüm touring yarışları arasında F1 ve Nascar’ın ardından en popüler üçüncü yarış organizasyonu konumunda bulunuyor.

    Farklı disiplinler, farklı düğmeler
    Wehrlein “Avusturya’da pistin düzlüklerinde Formula 1 otomobilleriyle 320 km/sa hıza çıkıyorduk. Bir DTM aracı ise Norisring düzlüklerinde en fazla 270 km/sa hıza ulaşabiliyor, ancak yine de daha erken fren yapmak gerekiyor” diyor. F1’den DTM’ye her geri dönüşünde, gerçek hızını yakalamak için birkaç tur atması gerekiyor. Öyle ki bu geçiş durumunu “Daha önce birkaç kez, orada olmayan bir düğmeye basmak için hamle yaptığım oldu” sözüyle açıklıyor.
    Wehrlein’ın çıkartmalara gösterdiği özen, muntazam kesilmiş saçlara ve Mauritius’lu annesinden aldığı esmer bir tene sahip bu genç adamın işine nasıl yaklaştığına dair ipuçları veriyor. DTM’de yarışmadan önce bile, hızının yanı sıra son derece olgun ve profesyonel kişiliğiyle de ünlüydü. Mücke Motorsport takımında işi öğrendiği ilk yılın ardından Mercedes’e bağlı HWA takımına geçti, Lausitzring’de ilk DTM zaferiyle bu yarışları kazanan en genç pilot oldu. Sezonu Mercedes’in en yüksek puanlı ikinci sürücüsü olarak tamamladı. Ayrıca sezon boyunca Mercedes AMG Petronas F1 takımının, hem test hem de yedek pilotu olarak görev aldı. DTM müsabakalarında kazanmak için yarışıyor; F1 takımında ise yarış aralarında otomobili geliştirme, yeni parçaları deneme ve Brackley’de bulunan fabrikadaki sürüş simülatöründe motorun, şasinin ve elektronik aksamın ayarlarını test etme görevlerini üstleniyor. Yarışların düzenlendiği hafta sonlarında takım toplantılarının hepsine katılarak kendini yarışa hazırlıyor. Gerekirse uçakla fabrikaya gidiyor ve pilotlara saniyenin binde biri kadar zaman kazandıracak farklı ayarları ya da sürüş çizgilerini simülatörde deniyor.

    Simülatörde yapılan çalışmalar her zamankinden daha önemli bir hale geldi ve simülatör artık DTM’de de önemli bir rol oynuyor. Wehrlein “Sürüş hissi tamamen gerçeğine benziyor” diyor ve ekliyor: “Bir yarış simülatörünün gelişmiş bir PlayStation olduğunu savunanlar neden bahsettiklerini bilmiyor. Simülatörün içinde bulunduğunuzun farkındasınız elbette ancak hızlanma ve frenleme tepkileri dâhil sürüş hissine dair her şey, gerçek bir otomobil sürerken hissettiklerinizle örtüşüyor.” Norisring, sezonun üçüncü DTM yarışına ev sahipliği yapıyor. Wehrlein için bu, dünyadaki en hızlı yarış aracından inip biraz daha yavaş fakat sürmesi daha zor olan bir otomobile binmek demek. Kendisi de bu durumu “Sürüşümde her seferinde büyük değişiklikler yapmak zorunda kalıyorum. DTM aracından Formula 1 otomobiline geçmek, tersini yapmaktan daha kolay. Daha hızlı olan otomobile daha çabuk alışıyorsunuz” sözleriyle anlatıyor. İlk başta bunun bir yarış sürücüsünün düşünce şekli olduğundan şüphelenebilirsiniz ancak sonraki sözleri Wehrlein’ın anlatmaya çalıştığı şeyi daha iyi açıklıyor: “F1’deki görevimden sonra DTM’ye geçtiğimde, araca fazla yüklenmemek konusunda dikkatli olmak zorunda kalıyorum. Kendimi kontrol altında tutuyorum, otomobili aşırı zorlamamaya ve yapamayacağı şeyleri ondan istememeye özen gösteriyorum.” Araca fazla yüklenmek demek, çok geç fren yapmak, virajlara fazla agresif girmek, gaza fazla erken basmak anlamına geliyor: “Düzlüklerde bir F1 otomobilinden daha yavaş gittiğinizi fark ediyorsunuz, dolayısıyla içgüdüsel olarak daha geç fren yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz. Oysa daha erken fren yapmalısınız, hem de çok daha erken.” sözleri sonucunda en iyi ihtimalle tekerleklerinizi yıpratıp yarışı kazanma şansınızı azaltacağınız, en kötü ihtimalde ise kendinizi yol kenarında bulacağınız bir ikilemi anlatıyorsunuz” sözleriyle anlatıyor. İlk başta bunun bir yarış sürücüsünün düşünce şekli olduğundan şüphelenebilirsiniz ancak sonraki sözleri Wehrlein’ın anlatmaya çalıştığı şeyi daha iyi açıklıyor:

    “F1’deki görevimden sonra DTM’ye geçtiğimde, araca fazla yüklenmemek konusunda dikkatli olmak zorunda kalıyorum. Kendimi kontrol altında tutuyorum, otomobili aşırı zorlamamaya ve yapamayacağı şeyleri ondan istememeye özen gösteriyorum.” Araca fazla yüklenmek demek, çok geç fren yapmak, virajlara fazla agresif girmek, gaza fazla erken basmak anlamına geliyor: “Düzlüklerde bir F1 otomobilinden daha yavaş gittiğinizi fark ediyorsunuz, dolayısıyla içgüdüsel olarak daha geç fren yapmak gerektiğini düşünüyorsunuz. Oysa daha erken fren yapmalısınız, hem de çok daha erken.” sözleri sonucunda en iyi ihtimalle tekerleklerinizi yıpratıp yarışı kazanma şansınızı azaltacağınız, en kötü ihtimalde ise kendinizi yol kenarında bulacağınız bir ikilemi anlatıyor.
    İyi sürücüler ikisini de yapabilir
    Formula1’de uzun bir kariyerin ardından DTM’ye geçen pilotların hemen hepsi, touring otomobilleriyle ilgili problemler yaşadı. Bu pilotlar arasından sadece Mika Häkkinen belirli bir başarıyı yakalayabildi. 1997 ve 1998’de McLaren-Mercedes pilotuyken Formula 1 Dünya Şampiyonu olan Häkkinen DTM’de üç yarış kazandı. DTM’ye geçen F1 pilotlarının bazılarının otomobillerden şikâyet ettikleri ve DTM araçlarını sürmeyi kamyon kullanmaya benzettikleri biliniyor. Bu durumun Wehrlein’ı oldukça kızdırdığını “Bu tarz lafları otomobiline adapte olamayan sürücülerden duyuyorsunuz. Zorlandıkları zaman şikâyet etmeye başlıyorlar. Eğer her şey yolundaysa sadece ‘Otomobil iyi durumda ve harika bir sürüşü var’ diyorlar” sözlerinden anlıyorsunuz. Wehrlein bu tarz sert eleştirilerin DTM takımları ve hayranlarına saygısızlık olduğuna inanıyor: “DTM projesine çok fazla zaman harcanıyor. Sürekli olarak otomobilleri daha iyi hale getirmek için uğraşılıyor” diyerek verilen emeğe dikkat çekiyor ve ekliyor:

    “Bu yüzden bu araçların sürüşünü kamyon sürmeye benzetemezsiniz.” Mercedes, DTM yarışlarına sekiz sürücüyle katılıyor, bu yüzden yarışların olduğu hafta sonlarında, Formula 1’dekinden daha fazla mühendis ve mekaniker görev alıyor. Ancak genelde DTM’nin daha küçük ölçekli bir operasyon olduğu da göze çarpıyor. F1 takımının ana merkezleri olan Brackley ve Brixworth’te yaklaşık 1.500 kişi çalışıyor. HWA, ART Grand Prix ve Mücke Motorsport’ta DTM yarışlarıyla ilgilenen yaklaşık 100 kişi var. Wehrlein bu kişilerin çoğunu tanıyor. Mercedes sürücüleri arasında en fazla iş yoğunluğuna sahip olan kişi konumundaki Wehrlein, Almanya’nın güneyinde bulunan Worndorf’taki evine iki haftadır hiç gitmemiş. Gülerek “Evde en son vakit geçirdiğimde ne yaptığımı hatırlamıyorum” diye bir itirafta bulunuyor. Kendini geliştirmeyi sevdiğini “Çok şey öğreniyorum ve tecrübemi mümkün olduğunca artırmaya çalışıyorum. Bir yarış otomobilinin içinde bulunmayı seviyorum, ayrıca yarışlar arasında yaptığım yolculuklardan da hoşlanıyorum. Formula 1 için yapılabilecek en iyi hazırlığın bu yolculuklar olduğunu düşünüyorum” sözlerinden anlıyorsunuz. “On yıl boyunca üç farklı takımda çalışamazsınız, bu çok fazla olur” diyen Wehrlein, 2017’den itibaren tamamen F1’e konsantre olmak istiyor. Mercedes AMG Petronas’taki iki pilot kontenjanı da dolu ki üstelik bu pilotlar (Hamilton ve Rosberg) 2015 sezonunda zirveye oynuyorlar. Bu yüzden Wehrlein her ne kadar Mercedes’te kalmak istese de kendi zamanının gelmesini beklemek zorunda. Markaya olan ilgisini “Kendimi bildim bileli Mercedes hayranıyımdır” cümlesiyle anlatıyor. Babası sadık bir E-Serisi sahibiymiş, bugün baba oğul birer S-Serisi otomobile sahip. Genç pilot, Norisring’deki DTM yarışında ise bir Mercedes-AMG C 63 DTM kullanıyor. F1’den yol otomobiline geçişi bir kez daha başarıyla gerçekleştiren Wehrlein, son yarışta DTM kariyerinin ikinci zaferini kazandı. Kaskındaki çıkartmalar ise tabii ki doğru yerlerindeydi.


    5

    BU GEÇEK Mİ?
    Yüksek kaliteli sedan’larda görülen konfor seviyesi, spor otomobil performansı ve 100 km’de sadece 2,1 litrelik yakıt tüketimi gibi teknik özelliklerin yanı sıra şehirde yapılan bir gece gezmesi, bu mühendislik harikasının gizemlerini ortaya çıkarıyor.

    ara

    ürücü kapısını açıp sırt desteğiyle konfor vaat eden bir koltuğa oturmak insana biraz tuhaf geliyor. Öyle ki salonunuzdaki koltuğun neden bu kadar rahat olmadığını sorgulayabiliyorsunuz. Kemerinizi takıyor, motor çalıştırma düğmesi ve frene basıyor, birinci vitese alıyor ve gaz pedalına hafifçe dokunuyorsunuz. Ardından alışageldiğiniz ve beklediğiniz şeylerin olmadığını görünce şaşırıyorsunuz. Çünkü otomobil yavaş ve akıcı, hatta görkemli bir şekilde ilerlemeye başlıyor.
    Ancak motordan titreşim ve sese dair hiçbir iz gelmediği hemen hissediliyor. Burada tam olarak neler olduğunu kendinize soruyorsunuz. “Rüya mı görüyorum? Yoksa o bildiğim dünyada değil miyim? Ses, eylemsizlik ve yerçekimiyle ilgili kanunlar artık geçersiz mi?” Artık gerçek yolculuğa başlayabilirsiniz. Çünkü yeni C 350 e’nin direksiyonuna geçtiğinizde varoluşsal sorular kısa zamanda günlük rutininizin bir parçası oluyor. Bu otomobilin yaşattığı sürüş deneyimi, neyin ne olduğuna dair algınızı ciddi şekilde zorluyor. Prizden şarj edilebilen hibrit güç sistemine sahip bu sedan’da, hem dört silindirli ve benzinle çalışan bir motor hem de bir elektrik motoru bulunuyor. Araç 100 kilometrede yalnızca 2,1 litre yakıt tüketiyor ve sadece elektrik gücü kullanarak 31 kilometre yol kat edebiliyor. Şehirde 40 ila 60 km/sa arasında bir hızda seyahat ettiğinizde içten yanmalı motor devreye girmiyor ve devir göstergesi yerinden kımıldamıyor.
    Saat çoktan akşam 22.00 oldu. Tanıdık sokaklar ve evler, otomobilin ışığı altında sanki başka dünyalardan gelmiş gibi görünen gölgeler üretiyor. Tüm bunlar, insanın kendini doğaüstü bir yerde hissetmesini sağlıyor. Araç çok iyi ayarlanmış havalı süspansiyonun da etkisiyle o kadar sessiz çalışıyor ki adeta havada süzülerek gecenin içinden geçiyor.
    Sokaklar neredeyse boş, otomobillere ve insanlara tek tük rastlıyorsunuz. Rastladığınız insanlar ise şaşkınlıkla C 350 e’ye bakıyor. Ağızları açık bırakan bu ilginin sebeplerinden biri tabii ki “sessizlik”. Bu durum hâlâ, uzay temalı bir film sahnesine aitmiş gibi hissettiriyor. Ancak yayalar aynı zamanda C 350 e’nin estetik görünüşü için de ona bakıyor. Aracın güçlü silueti göze sportif geliyor ama araç gösteriş budalası bir etki bırakmıyor ya da fazla kaslı durmuyor. Bu aracın hibrit bir model olduğu ise ancak, arka tamponun sağ köşesindeki şarj soketinden anlaşılıyor. Otomobilin dışındaki şıklık içinde taşıdığı değerlerle de uyuşuyor: Elektrik motorunun sessizliği kulaklarımıza, diğer insanlara, doğaya ve çevreye huzur veriyor.
    Her şey bu an için
    Bir otomobilin şık görünmesi ve kendini olduğundan daha iddiasız göstermesi, sıkıcı olduğu anlamına gelmiyor. Örneğin, C 350 e’deki elektrik motoru, kendi türünün tipik özelliğini sergileyerek ilk hareket ettiği andan itibaren torkunun tamamını kullandığı için, otomobil trafik ışıklarından kalkış sırasında diğer araçların neredeyse tamamını geride bırakıyor.

    Şehir sınırlarını geride bırakırken hızınızı 70 ya da 80 km/sa’e çıkardığınızda, gaz pedalında titreşim şeklinde bir direnç hissediyorsunuz. Pedalı bu direnç noktasından daha ileriye ittiğinizde içten yanmalı motoru devreye giriyor. Otomobil sanki bütün gücünü bu an için biriktirmişçesine öne atılıyor. C 350 e 0’dan 100 km/sa’e 5,9 saniyede ulaşıyor ve 250 km/sa’lik hıza ulaşıyor. İnsanlar bu otomobile sessiz hoşgörüsünün yanı sıra hızı ve canlılığı nedeniyle de hayran oluyor.
    Eğlenceli ve Çevreci
    Elektrik motorunun sağladığı destek, aracın dinamik gücünü daha da arttırıyor. Kendinizi, sanki selefinden sadece biraz daha iyi ve daha fazla makyajlanmış bir otomobildeymiş gibi hissetmiyorsunuz. Aksine güçlü yanları ve yetenekleri yüzünüzde defalarca küçük gülümsemeler oluşmasını sağlayan, tamamen yeni model bir araç sürmenin keyfini yaşıyorsunuz. Aracın, diğer C-Serisi kardeşlerinden farklı olarak barındırdığı birçok kullanım opsiyonu da bu sürüş zevkine katkıda bulunuyor. Orta konsoldaki bir seçim düğmesi sürücüye, farklı çalışma modlarından birini seçme fırsatı veriyor: “E” modunda otomobil sadece elektrik gücü kullanıyor, “Charge” modunda batarya sürüş sırasında dolduruluyor, “Hybrid” modu elektrikli ve içten yanmalı motorların kullanımlarını ideal etki yaratacakları şekilde düzenliyor. Orta konsoldaki düğmenin yukarısından da sürüş programını seçebiliyorsunuz. Örneğin “S +”, güç çıkışını maksimize edip, süspansiyonla direksiyon hassasiyetini birer kademe sertleştirerek performans tutkunlarının nabzını hızlandırıyor. “Economy” programı ise yakıt tasarrufunu öncelikler listesinin en tepesine yerleştiriyor.
    “Economy” programı ve “Hybrid” çalışma modunu seçip navigasyon sistemine gitmek istediğiniz şehri girdiğinizde, elektronik sistemler otomobili şehir içinde kullanmanıza yetecek elektrik gücünün bataryada kalmasını sağlıyor. Bu sayede şehrin sokaklarında karbon salınımı yapmadan dolaşabiliyorsunuz.
    Ekranda performans sanatına benzer bir şey yaratılmış oluyor; son teknolojinin ne kadar etkileyici olabileceğini gösteren bir eser ortaya çıkıyor. Ayrıca, bazı bariz sorunların da nasıl aşılabileceğini görüyorsunuz: Eğlenceli ve çevreci sürüş stilleri birbirlerini dışlamıyor, insanın hız tutkusu ve doğanın kendi ihtiyaçları uyum içinde beraber giderilebiliyor.
    Otomobili şehirde park ettiğinizde, yolculuk boyunca sıklıkla hızlı gittiğinizi ve bu hızlı periyodların aslında düşündüğünüzden daha uzun sürdüğünü fark edebilirsiniz. Ayrıca yolun neredeyse yarısını elektrik gücüyle kat ettiğinizi de görebilirsiniz. Bu durum insanda, biraz gerçeküstü gibi görünen gurur ve mutluluk hislerini uyandırıyor. Yeni ve gerçekten iyi bir şey denemiş oluyorsunuz. Otomobilden çıkıp kapıları kilitlediğinizde aracın sinyalleri üç kez yanıyor. Otomobil göz kırpıyor, sanki “Bu bir rüya değildi, bu gerçekten yaşandı” diyor.


    4

    MERCEDES BENZ STARS CHALLENGE 2015’ i kazanmak isteyen Nico Rosberg ve Martin Kaymer, bir günlüğüne birbirlerinin yerine geçti. İki sporcu, direksiyon ya da golf sopası hâkimiyetinin önem kazandığı toplam beş etaptan oluşan iki ayrı yarışmanın kendilerine yabancı koşullarında bile iyi performans ortaya koymayı başardı.

    ara

    Biri hayatını fairway ve green’lerin etrafında, iyi ütülenmiş pantolonlar giyerek ve her bir hareketi gözlemleyerek kazanıyor. Öbürü alevden koruyucu elbiseler içinde, 1.000 beygir gücündeki bir motordan birkaç santimetre uzakta oturarak reflekslerini konuşturuyor. Profesyonel golfçü Martin Kaymer ile Formula 1 pilotu Nico Rosberg’in dünyalarının birbiriyle alakası olmadığını düşünebilirsiniz ancak bu sporcuların bir ortak noktası var. Hangi konuda yarışırlarsa yarışsınlar kaybetmeyi kabullenmemelerini sağlayan, o kazanma genine sahip olmak! İşte bu yüzden ikisi de 30 yaşında olan Rosberg ve Kaymer, ilki düzenlenen Mercedes-Benz Stars Challenge’da yarışmaları için seçildiklerinde fazladan motivasyona ihtiyaç duymadı. Bu yarışma, hem direksiyon hem de golf sopası hâkimiyetini içeriyor, yarış pilotu ile golfçüyü alışkın olmadıkları ortamlarda kapıştırıyor. Kazanan yarışmacı Mercedes-Benz Star 2015 seçilecek. Londra’nın güneyinde bulunan Weybridge’deki Mercedes-Benz World Handling Track’te gerçekleştirilecek birinci etap öncesinde Rosberg şöyle diyor: “Yarışma çok çekişmeli geçebilir. Hangimizin daha iyi olduğunu görmek çok ilginç olacak. Acaba benim golf yeteneklerim mi, yoksa onun otomobil sürüşü mü daha iyi?”
    1. Etap: En iyi tur zamanı
    510 BG’ne sahip Mercedes-AMG GT ile yapılan bu yarışı olabildiğince adil hale getirmek için Kaymer’ın önceden hızlanarak başlamasına izin veriliyor. Rosberg ise durduğu yerden start alacak. Dünyanın eski bir numaralı golfçüsü, epey iyi bir sürücü olduğunu iddia ediyor ve “En azından hiç kaza yapmadım” diyor. Isınma turu sırasında gerçekten de hızlı bir sürücüymüş gibi görünüyor. Çizgiyi geçtiği anda tur zamanı ölçülmeye başlıyor, hiç büyük hata yapmıyor ve bitiş çizgisine 43,34 saniyede varıyor. “Viraj içlerinde gaza basmaya cesaret edemedim” diye itirafta bulunuyor Kaymer. Sıra Rosberg’e geliyor. F1 Pilotlar Klasmanı’nda, Kasım 2015 itibariyle ikinci durumda bulunan Rosberg marşa basıyor ve birinci virajı tekerleklerine çığlık attırarak geçiyor. Rakibinin hızlanarak başlama avantajını eritmek istediği ortada. Ancak günün ilk sürpriziyle karşılaşıyoruz: Rosberg rakibinden 23 salise daha yavaş bir zamana imza atıyor. Gülerek “Bu benim günümü mahvedecek” diyor. Skoru eşitlemek istiyor ve sıra golf sahasına geliyor.

    2. Etap: Pin’e en yakın atış
    Piste birkaç dakika sürüş mesafesinde, İngiltere’nin en çekici golf sahalarından biri olan St. George’s Hill yer alıyor. Rosberg ikinci deliğe 45 metre mesafeden yarışıyor ve en yakın atışı yapması için 10 hakkı var. Daha zor şartlarda yarışma sırası Kaymer’a geçiyor: Usta golfçünün 135 metre mesafeden üç atış hakkı bulunuyor. Rosberg ilk sırada başlıyor. Şık bir atış stili var, top green’e doğru yüksek bir yay çizerek gidiyor. Normalde 34 handikap ile oynayabildiğini hiç belli etmiyor. Rosberg uzun zamandır golf oynadığını, buna karşın sadece her üç yılda bir kez golf sahasına gittiğini söylüyor. Dördüncü hakkında en iyi atışını yapıyor. Topu dikkatle takip ediyor ve “Yoksa bu bir ace mi?” diye soruyor. Ace yapmaya yaklaşıyor ama bunu başaramıyor, çünkü top deliğe 1 metre kala duruyor.
    Kaymer “İyi atıştı” diye seslenip ilk atışına hazırlanırken Rosberg “Onun atış stilini merak ediyorum” diyor. Kaymer çantasından bir 9 numara iron çıkarıyor. Konsantre oluyor ve akıcı bir backswing yapıyor; nazik bir vınlama sesi çıkıyor ve çimler havada uçuşuyor. “Umarım doğru sopayı kullanmışımdır” diyor. Ancak iki deneme daha yaptıktan sonra yenilgiyi kabul etmek zorunda kalıyor. “Yeterince iyi değil. Nico’nun topunun deliğe daha yakın olduğunu buradan görebiliyorum.” Rosberg tebrikleri kabul ediyor; yarışmanın skoru 1-1’e geliyor.
    3. Etap: Simülatör
    ve motor sporları ilk anda düşündüğümüzden daha fazla ortak noktaya sahiptir. Bu iki profesyonel sporcunun ortak noktaları olduğu ise su götürmez. İkisi de içine kapanık insanlar. Kaymer başka benzerlikler de fark ediyor; “Ben topu istediğim yere atarken, o da virajı istediği gibi dönerken milimetrik hesaplar yapıyoruz ve bu durum ellerimize tamamen hâkim olmamızı gerektiriyor” diyor.

    Yarışmanın üçüncü etabında bu özelliklerine ihtiyaçları olacak. Formula 1 simülatöründeki yeteneklerini ölçmek için tekrar Weybridge’e dönüyoruz. Kaymer bir yarış otomobili kopyasında oturuyor. Önündeki üç ekranda Silverstone pistinin görüntüleri yer alıyor. Burada yarışmacılardan atabildikleri en hızlı turu atmaları isteniyor. Rosberg, “Beni burada yenmesi pistte yenmesinden daha zor olacak” diyor. Rosberg’in “Martin hayatında kaç kere simülatör kullanmıştır ki?” sözü gerçeği yansıtıyor ve Kaymer ilk virajda spin atıyor.
    İki tur sonra ise yol kenarındaki çimlerde kayıyor ve bariyerlere çarpmaktan az farkla kurtuluyor. Rosberg, “Martin, viraja 150 metre yaklaşmadan asla frenleme!” sözüyle rakibine tavsiye veriyor. Kaymer’ın geçerli tur zamanı 2 dakika 40 saniye olarak ölçülüyor. Rosberg 30 saniyelik bir handikapla başlamayı kabul ediyor. Yeşil ışık yanıyor ve Rosberg yola çıkıyor. Çekiş kontrol sistemi kapalı olan otomobilde o da ilk virajda pistten çıkıyor, ancak turun geri kalanını kusursuz şekilde tamamlıyor. Handikaba rağmen pisti 1 dakika 59 saniyelik bir sürede geçmeyi başararak Kaymer’a fark atıyor. Yenilgiye uğrayan golfçü “Bu haksızlık!” diye sızlanıyor. Rosberg şimdi 2-1 önde.
    4. Etap: Topu deliğe sokma
    St. George’s Hill’deki ikinci green’e geri dönüyoruz. Etraftaki golfçüler kendi oyunlarını bırakıp yarışmayı izliyorlar. Top delikten 7,5 metre uzakta duruyor. Rosberg’in 10, Kaymer’ın üç hakkı var. Ayrıca geçmişte iki kez büyük turnuva şampiyonu olmuş Kaymer’ın gözleri de bağlanıyor! Rosberg’in vuruşlarından üçünde top deliğe oldukça yaklaşıyor. Kalabalıkta mırıldanma sesleri duyuluyor. Kaymer baskının arttığını hissetse de rahat kalmayı başarıyor ve “Gözüm kapalıyken topa vurmak benim için iyi bir alıştırma, antrenmanlarda bunu sık sık yapıyorum” diyor. Ardından Stars Challenge’ın en güzel anlarından biri yaşanıyor. Kaymer ikinci hakkında sopasına doğru eğiliyor ve topa vuruyor. Top önce yavaşça ilerleyip ardından zarif bir açıyla dönüyor ve 7,5 metre ileride gözden kayboluyor.

    Sayı! Kaymer sanki büyük bir turnuva kazanmış gibi ellerini kaldırıyor: “İşte bu!” Rosberg gözlerini kapatıp iç geçiriyor: Skor 2-2 oluyor. Artık kazananı belirlemek için son bir sınav daha yapılmalı.
    Final: Uzaktan kumanda
    Üçüncü fairway’de dizilmiş koniler, çimlerin üzerindeki slalom rotasının sınırlarını belli ediyor. Başlangıç çizgisinde 1:18 ölçekli iki adet G 63 AMG 6×6 model otomobil duruyor. Rosberg ve Kaymer bu araçları uzaktan kumandayla kontrol edecek. Rosberg rakibine “Görelim bakalım, ellerine ne kadar hâkimsin?” diye fısıldıyor. Kaymer ise ellerinin titremediğini gösteriyor. Akşamın ilerleyen saatlerinde Rosberg o gün yaşananları, “Bir santim bile geri çekilmeyecek iki vahşi hayvanın mücadelesi” olarak tanımlayacak. Peki, kim Mercedes-Benz Star 2015 olarak seçildi? Cevabı Mercedes-Benz Golf Facebook sayfasında.


    6

    MERCEDES-AMG’NİN EN İYİ SERİSİNE
    ait bir otomobili yarış pistinde deneme fırsatını bulduğunuzda, aracın değil sizin sınırlarınızın zorlandığını kısa zamanda anlarsınız.

    ara

    Portekiz’in Portimão kasabasındaki pistte yapacağım sürüşün günü geldi çattı. Autódromo Internacional do Algarve’de pit girişi boyunca uzanan sert asfaltta, sayısız otomobilin yanık lastik imzaları görülüyor. Onların yanında geçmişte sınırlarına kadar zorlanmış lastiklerin oluşturduğu bariyerler yer alıyor. Çift turbo beslemeli V8 motorlu Mercedes-AMG C 63 de kendi lastikleriyle aynısını yapmak için can atıyor. Araç pit çıkışından yavaşça geçerken derinden güçlü bir motor sesi duyuluyor; bu muhteşem sesi duyanlar kafalarını gümüş renkli sedana çeviriyor. Affalterbach’ta üretilmiş en yeni motor, sekiz silindirin sesini azaltan iki turbo beslemeye rağmen adeta etrafta yankılanıyor.
    Piste çıkmaya hazırım. Otomobil pit garajının kırmızı çizgisini geçiyor. Son ayarları yapmak için az bir vaktim var. AMG Ride Control spor süspansiyon seçeneklerinden hangisini seçeceğime karar vermem gerekiyor. Biraz sonra “Azami Hız 60” yazan tabelayı ardımda bırakıyorum. Artık hız sınırı yok!
    Pit şeridindeki ışıklar yeşile dönüyor. Dikiz aynamdan bakıyorum, arkamda kimse yok. Başlangıç-bitiş düzlüğünden önceki son sektörde kısa süreliğine duraksıyorum. AMG mühendislerinin RACE START modunu test etmenin tam zamanı. Aracın teknik özelliklerini biliyorum, çift turbolu V8 motor 476 BG güç üretiyor ve otomobili 0’dan 100 km/sa hıza 4,1 saniyede çıkarıyor. Dünya Touring Şampiyonası ve Formula 1 testleri sırasında kat edilen 4.692 kilometre, aracın performansının sadece teoride kalmadığını kanıtlıyor.
    Pit alanında beklerken start prosedürlerini çalıştığım iyi oldu. Şanzıman “M” modunda mı? Tamam. ESP Sport Handling Mode’da mı? Tamam. Bunu yapınca hız ve devir göstergelerinin arasında, bu modda ESP’nin tam kapasiteyle çalışmayacağına dair bir güvenlik uyarısı beliriyor. Yarış kalkış moduna kesin olarak geçmek için sağdaki F1 vites pedalını sağ elimin orta ve yüzük parmağıyla kendime doğru çekiyorum, otomobil artık emniyeti kapatılıp namluya sürülmüş bir kurşun gibi hazır. Sol ayağım fren, sağ ayağım gaz pedalında, egzoz valfi kontrol sistemi kalkışa hazır modda. Bu sırada devir göstergesi fırlayarak kırmızı bölgenin sınırına yakın bir yerde sabit durmaya başlıyor. Elektronik sistemler benim herhangi bir müdahalem olmadan ideal kalkış devirlerini ayarlıyor.

    Sınırsız itiş gücü
    Ayağımı frenden çekiyorum ve… Bum! C 63 pistteki düzlüğü arkasına bir roket bağlanmışcasına aşıyor. Arka tekerlekler patinajın eşiğine geliyor. İlk viraja girerken yolun genişliği o kadar azalıyor ki otomobilin yaşattığı şovun tadını yeterince çıkaramıyorsunuz. Sert bir şekilde frene basıyorum, ne var ki erken yavaşlamış oluyorum. Delikli 360 milimetrelik disklere sahip yüksek performanslı fren sistemi, daha geç bir frenlemenin de üstesinden gelebilirmiş. Bu hatamın bedelini virajın en keskin notasında ödüyorum, yavaş gittiğim için gaza erken basmak zorunda kalıyorum ki bu kez de fazla erken gaz verdim! Otomobilin arkası dışarı doğru kontrollü şekilde kayarken, ön taraf virajın çıkışına doğru yöneliyor. ESP’nin müdahalesini hissediyorum ama sistem kontrolü tamamen eline almıyor, eğlenceyi maksimuma çıkarmak için kontrollü olarak devreye giriyor.
    Mekanik arka aks diferansiyel kilidinin aracın fiziksel sınırlarını zorlama deneyimine kattığı o tatlı etki sonraki birkaç tur boyunca devam ediyor. Ardından her şey birdenbire bitiyor: 240 km/sa hızla giderken eğitmenin aracının arkasına kadar geliyorum ve bu araç küçük grubumuza pit şeridine kadar eşlik etmeden önce hızımızı düşürüyor.
    Normal koşullarda artık derin bir nefes alma ve gevşeme zamanı gelmiş olurdu, ancak bedenim fazlasıyla adrenalin salgıladı. Nasıl daha hızlı sürebileceğimi ve tur zamanımı nasıl geliştirebileceğimi düşünmeden edemiyorum. Hız sınırlayıcı, AMG C 63’ün maksimum hızını 250 km/sa ile sınırlıyor ama bu sınır 290 km/sa hıza yükseltilebiliyor. Ancak bunun için AMG Sürücü Paketi’ni almalısınız. Paket dâhilinde ayrıca AMG sürücü eğitim kursuna da katılabilirsiniz. Portimão’da yaşadığım deneyimden sonra bu teklif kulağa oldukça cazip geliyor.
    HIZLI VE FERAH
    “Hot inside V” iki adet turbo ünitesinden V8 bir motorun silindir blokları içine yerleştirilmesi anlamına geliyor. Station Wagon bir otomobil için alışılmadık bir motor seçeneği, ancak AMG C 63 Estate’de bu motora sahip olabiliyorsunuz. Dahası bu modelde yüksek performanslı seramik kompozit fren sistemi de var. Opsiyonel olarak sunulan 19 inçlik dövme jantları aldığınızda, jant kolları arasından 402 milimetrelik seramik kompozit fren disklerini görebilirsiniz.


    6
    ara

    Radyatör ızgaranızda bir yıldız bulunsa bile her zaman ilk olamazsınız. Bu yüzden Ares Vallis adlı taşlık bölgeyi, 4 Temmuz 1997’de keşfe çıkan aracın bir Mercedes değil de bir NASA keşif aracı olmasına pek şaşırmamak lazım. Altı tekerlekli Sojourner, başka bir gezegen yüzeyinde mesafe kat eden insan yapımı ilk araç oldu. Uzayda, motorlu araç üreten başka bir yaşam formuna dair kanıt bulunmadığı düşünüldüğünde Sojourner’ın, her ne kadar uzaktan kumanda ile idare edilse de Mars’taki ilk otomobil olduğunu söyleyebiliriz.
    Buna karşın 1997, yeryüzünde yol almak için üretilen araçlar konusunda da çarpıcı başarıların elde edildiği bir yıldı. Örneğin Ekim’de, roket itişli Thrust SSC, Ürdün’deki bir çölde ses hızını aşarak 1.277 km/sa hıza ulaştı.
    Bu sıralarda Stuttgart’taki Mercedes mühendisleri de daha önce bilinmeyen bir alanı keşfe çıkmışlardı. Geliştirdikleri araç konsepti, bir Mars keşif aracı ya da itiş gücünü roketten alan bir araca oranla daha geniş kitlelere ulaşacaktı: A-Serisi 1997’de piyasaya sürüldü. Bruno Sacco önderliğindeki tasarım ekibi, tipik otomobillerin DNA’sını parçalarına ayırıp analiz etti, ardından da yeniden birleştirdi. Sacco’nun çalışmalar sırasında ekip arkadaşlarına “Öğrendiğiniz her şeyi unutun” dediği biliniyor.
    Önden çekişli A-Serisi, dört yılı aşan eksiksiz bir geliştirme çalışmasının ardından 1997’de dünyaya tanıtıldı. Bu araçta kullanılan öncü elementlerin bazıları, mesela öne eğimli motor ve yer kazandıran sandviç tasarım, bugün araç güvenliğini artırmak için sıklıkla başvurulan yöntemler. A-Serisi’nin yapımı sırasında Sacco şu ilkeye sıkı sıkıya bağlı kaldı: “Bir Mercedes-Benz her zaman bir Mercedes-Benz gibi görünür.” Yine de yarattığı eserin diğer araçlardan farklı olan bazı özellikleri bulunuyordu: Kompakt fakat ferah bir tasarımı vardı ve zamanının ruhunu yakalayan bir siluete sahipti.

    1997’de, geleceğin nasıl olacağına dair başka işaretler de görmek mümkündü: Örneğin Frank Gehry, İspanya’nın kuzeyinde bulunan Bilbao’daki Guggenheim Müzesi’ni 1997’de tamamladı. Eğik yüzeylerin oluşturduğu görkemli bir cepheye sahip fütürist bina, bölge ekonomisinin gelişimini de tetikledi.
    Zaman içinde roket itişli otomobilin kırdığı dünya rekorunun uzun soluklu olduğu anlaşıldı ki rekor bugün hâlâ geçerliliğini koruyor. 1997’nin yeni fikirler için iyi bir yıl olduğu, A-Serisi’nin satış adetlerinden de anlaşılıyor. 168 farklı A-Serisi modelinden toplamda bir milyondan fazla adet satıldı!
    Ancak yeni meydan okumalar sıklıkla yeni sorunları da beraberinde getirir. A-Serisi bir araç 21 Ekim’de şerit değiştirme becerisiyle ilgili olarak yapılan testler sırasında devrilerek ters döndü. Mercedes mühendisleri duruma hemen müdahale etti. Dört ay içinde A-Serisi, o dönem sadece en lüks araçlarda bulunan elektronik denge programıyla donatıldı ve aracın üretimine tekrar başlandı. Şimdilerde ise ESP bütün araçlar için bir gereklilik haline geldi; yani A-Serisi’nin yaşadığı küçük aksilik, dünyadaki bütün araçların güvenliğini artıran bir çözümün üretilmesini sağladı.


    5

    HAYATTA KAL!
    İnsan doğasının, yaşamın her anı için hayatta kalmayı amaçlayan farklı kodlarla hareket ettiği söylenir. Şehirde ya da zorlu doğada, ihtiyacımız olan her şey bu kodlarda gizlidir. Mercedes-Benz, insanı ve yaşamı temel alan tüm serilerinde bu gizemin izlerini taşıyor. Özellikle G-Serisi söz konusu olunca bu gizemi en iyi deneyimleyeceğimiz kişi Serdar Kılıç’tan başkası olamazdı. Doğada hayatta kalma ustası Serdar Kılıç, bu zorlu yolculuğa Mercedes-Benz G-Serisi ile çıktı.

    ara

    Serdar Kılıç’ı “elinde bıçakla doğada hayatta kalan adam” olarak tanımlamak büyük bir haksızlık olur. Çünkü o, kendini insanın doğayla kopan bağını tekrar kurmaya ve kültürel gelenekleri yaşatmaya adamış biri. O aslında bir sporcu, gezgin, eğitmen ve çok daha fazlası. Mercedes-Benz Magazin’in iki yıldır sürdürdüğü çekimler arasında gerçek bir yaşam deneyimi yaşatması bakımından belki de en çarpıcı olanını Serdar Kılıç’la yaptığımızı söyleyebiliriz. Onun doğaya hâkimiyetinin tam bir uyumdan kaynaklandığını görmek herkes için ipuçları taşıyor. Serdar Kılıç’a G-Serisi’yle gerçekleştireceğimiz çekimin detaylarını aktardığımızda, yoğun çalışmalarına rağmen teklifimizi kabul etmesi bizi de sevindirdi. Bolu Mudurnu’da Bekdemirler Köyü’nde bulunan Campwolftrack’a gitmek üzere yola çıktığımızda şehrin yoğun trafiğinde ve otoyolda kusursuz bir yolculuk yaşatan G-Serisi’nin daha zorlu yol koşullarında nasıl bir performans sergileyeceği merak konusuydu. Serdar Kılıç gibi o da doğanın kucağında gücünün zirvesine mi çıkacaktı?
    Geleneklere bağlılık
    İstanbul’dan kapalı ve yağmurlu bir havada yola çıkıyoruz. İlk başta yaşadığımız, verimli bir çekim gerçekleştirme konusundaki endişelerimiz, yolda adeta süzülerek ilerleyen G 350 d söz konusu olunca yerini heyecanlı bir merak duygusuna bırakıyor. G-Serisi modellerin ilk üretildikleri 1979 yılından itibaren, arazi koşullarında zorlu görevlerin üstesinden gelen birer off-road uzmanı olmaları, adeta gün boyu sürecek maceramızın referansı oluyor. Zira Mercedes’in bu model serisinde 36 yıldır neredeyse hiç değişmeyen etkileyici tasarımı, güce ve kaliteye olduğu kadar geleneklere bağlılığı da ifade ediyor.
    Boğaziçi Köprüsü’ne varana dek geçen şehir içi sürüşümüz sırasındaki konfor, otoyolda gerçek bir tatmin duygusuna dönüşüyor. G-Serisi’nin 245 BG’deki V6 dizel motoru uzun yol için ideal bir performans sunuyor. Kör Nokta Yardımcısı sayesinde yüksek hızlarda, aracın arka ve yanlardaki kör noktaların takip edilebilmesi, uzun yolda tam bir güvenlik hissi sağlıyor. Bir an önce varış noktamıza ulaşma isteği ve G-Serisi’nin birçok özelliğini gözlemleyerek geçirdiğimiz yolculuğumuz; Anadolu Otoyolu’ndan, Akyazı sapağına dönüşümüzle sona yaklaşıyor.

    Köye yaklaştıkça navigasyonun kilometre uyarıları, metreler ve adımlara dönüşüyor ve bir süre sonra kıvrımlı yollarda “Campwolftrack” yazılı tabelaları takip ederek hedefimize ulaşıyoruz. Serdar Kılıç’ın 18 yıl önce kendi çabaları ve emekleriyle hayat verdiği kamp, dağ eteklerinde, bir vadinin ortasında bambaşka bir dünyaya aitmişçesine karşılıyor bizi. Kampın girişinde yer alan ve merkez olarak kullanılan kütük evin kapısında ise Serdar Kılıç’la karşılaşıyoruz. İlk izlenim Serdar Kılıç hakkında doğada yaşayan bir “Süper Kahraman” imgesini destekliyor. ODTÜ’de Jeoloji Mühendisliği eğitimine devam ederken Beden Eğitimi ve Spor bölümüne geçen Kılıç, güçlü fiziksel yapısıyla da doğanın her zorluğu ile başa çıkabilecek bir görüntü veriyor. Elbette bu gücünü Spor Organizasyonu ve Yönetimi üzerine yüksek lisans yaparak desteklediğini de söylemek gerekiyor. Egzersiz Fizyolojisi, Sporcu Beslenmesi ve Sağlığı konularında sertifikalı eğitimlere de katılan Serdar Kılıç, kampında çocuklara, gençlere ve çeşitli kurumların çalışanlarına yönelik düzenlediği programlarda; doğada hayatta kalma becerileri, liderlik ve takım çalışmalarına dair eğitimler veriyor. Yaban hayatını seçen birçok kişinin aksine kentle de bağını koparmayan Kılıç’ın öğretim görevlisi olarak, Haliç Üniversitesi ve Marmara Üniversitesi’nde Liderlik ve Grup Dinamikleri, Rekreasyon Yöntemi, Doğa Sporları gibi dersler vermesi de deneyim aktarımına verdiği önemi gösteriyor. Biz, G-Serisi’ni kütük evin önüne park ettiğimizde Serdar Kılıç da yanımıza geliyor. İçeri geçmeden bizi tanıştırmak istediği iki dostu var: Atları içinde belki de en görkemlisi olan Kuzey ve sadık dostu, sıcakkanlı bir Sivas Kangalı olan Karabaş.
    Doğadaki insan
    Serdar Kılıç’ın her anı dolu bir insan olduğunu söylemeye gerek yok. Ders ve konferansların yanı sıra televizyon programları ve kamp çalışmaları tüm zamanını alıyor. O gün, bir süredir üzerinde çalıştığı bir kano projesini bitirme aşamasına geldiğini öğreniyoruz. Kütük eve girdiğimizde salonun sağ kısmını kaplayan kano dışında kalabalık bir ekip karşılıyor bizi. TRT Haber’de yayınlanan “Doğadaki İnsan” isimli programının çekim ekibi de orada. Serdar Kılıç, yıllardır birçok farklı televizyon kanalında doğa ve insan ilişkisi üzerine programlar hazırlıyor. Son programında doğadaki insanı arayan, geçmişin izini süren Kılıç; bu yolda gelenekler, öğretiler, hürmet, sevgi ve vicdan gibi kavramların da peşine düşüyor. Biz sıcak kuzine sobanın yanında kütük evin keyfini sürerken, yönetmenin “Sessizlik!” uyarısıyla dikkat kesiliyoruz. Serdar Kılıç ise huş ağacı kabuğundan yaptığı kanodaki çalışmalarını sürdürürken bir yandan da yapım süreciyle ilgili bilgiler veriyor.

    Bu kısa kaydın ardından Serdar Kılıç yanımıza gelerek, “Haydi, macera şimdi başlıyor” diyerek bizi dışarı çıkarıyor. Çekimin son kaydının dağ evinde olacağını öğreniyoruz. G-Serisi’nin direksiyonuna geçen Kılıç, hemen yola koyuluyor. Köyden çıkana kadar dağ eviyle ilgili detayları da öğreniyoruz. Serdar Kılıç’ın Orman Müdürlüğü’nden kiraladığı 11 dönüm arazi içinde yer alan dağ evi, 2012 yılında sadece 7 ayda tamamlanmış. Üstelik tümüyle geleneksel yöntemlerle, kütüklerin birbirine geçmesiyle inşa edilmiş. Serdar Kılıç’ın bunları anlatırken gözlerinde beliren enerjiyi atı Kuzey’den bahsederken de görmüştük. Kılıç söz konusu doğa ve yaban hayatı olunca her şeyden tutkuyla bahsediyor. Bu sohbet eşliğinde köyden çıkıp, dağ yoluna giriyoruz. Beygir Ovası Dağı’nın 1350 metrelik zirvesinde bulunan dağ evine ulaşmak için 20 dakikalık bir yolculuk yapmamız gerekiyor. İlk dakikalarımız manzaranın da etkisiyle hayli keyifli geçiyor. Ancak bir anda başlayan kar yağışı hepimizi şaşırtıyor. Elbette “hepimiz” derken Serdar Kılıç’ı kastetmiyorum. “Mevsimin ilk kar yağışını yaşamayı çok seviyorum” diyen Kılıç, enerjisiyle bizi de etkiliyor ve ekliyor: “Bu güçte bir araç yukarıya çok rahat çıkar.” Gerçekten de yol boyunca G-Serisi çok rahat ve güvenli bir sürüş sağlıyor. Geyik Bayırı denilen eğimli son bölüme kadar karlı bir patikada mı yoksa düz bir yolda mı gittiğimizi fark etmiyoruz. Ama zirveye yaklaşmış olmanın da etkisiyle kar yağışı artıyor. Bu esnada Serdar Kılıç orta konsolda bulunan “Low Range” tuşuna basarak aracın düşük hız ve yüksek çekiş ile tırmanma kabiliyetinin artmasını sağlıyor. G-Serisi’nde bulunan sürekli dört tekerlekten çekiş sistemi, senkronize aktarım kutusu, 4ETS elektronik çekiş sistemi ve 100% mekanik olarak kilitlenebilen diferansiyel gibi diğer arazi özelliklerinin mükemmel kombinasyonu zirveye yaptığımız bu yolculukta eşsiz manzaranın keyfini sürmemizi sağlıyor. Ve zirvedeyiz…
    Zirvede olmak
    Yukarıya vardığımızda kar yağışı diniyor ve güneş bulutların ardından kendini gösteriyor. Araçtan iner inmez, ardımızda bıraktığımız vadinin muhteşem manzarasıyla büyüleniyoruz. Serdar Kılıç ve ekibi ise hemen çekime başlıyor. Biraz sonra az ilerdeki dağ evine doğru yürüyoruz. Serdar Kılıç’tan bölgede kurt, çakal, ayı gibi yırtıcı yaban hayvanlarının yanı sıra geyiklerin de bulunduğunu öğreniyoruz.

    Karla kaplı ağaçlardan oluşan bir yolun sonunda, adeta bulutların üzerindeymişçesine karşımıza çıkıyor dağ evi. Öylesine ıssız ve tek başına… “Gerçekten zorlu doğa şartları bu olsa gerek” diye düşünüyoruz. Ekip yakındaki ağaçlık alanda çekime başlıyor. Programın bu bölümünde Serdar Kılıç, doğada tek başına kalınması durumunda yapılabilecekleri anlatıyor. Çekim boyunca sıcak ve korunaklı alan oluşturulmasından, ateş yakılması ve güvenle söndürülmesine kadar birçok şey öğreniyoruz. O ise tüm mütevazılığıyla çekimi ve doğayı nasıl bulduğumuzu soruyor. Elbette her şey olağanüstü. Doğada hayatta kalma ustası Serdar Kılıç’la, 1350 metrede, mevsimin ilk karının üzerinde aksi düşünülebilir mi?
    Hava kararmak üzereyken dönüş yoluna geçiyoruz. İnişimiz çok rahat gerçekleşiyor. G-Serisi, arazi takviyesinin sağladığı motor freninin yoldaki hakimiyeti sayesinde güvenle dağdan inmemizi sağlıyor. Aşağıda Serdar Kılıç’la vedalaşırken, bu güzel gün ve unutulmaz doğa deneyiminin etkisiyle kararımızı veriyoruz: Serdar Kılıç ve G-Serisi gücün zirvesini paylaşıyorlar.


    7

    2008’DEKİ FİNANS KRİZİ
    sonrasında Reykjavík ekonomisi bir depresyon dönemine girmişti. Ancak İzlanda’nın başkenti, bu dönemi mucizevi bir şekilde atlatmayı başardı. Sanatçılar ve yaratıcı kimlikleri ağır basanlar, bu şaşırtıcı iyileşme sürecinde başı çekti. Reykjavík’te kriz yönetimi konusunda dünyanın en özgün karakterlerinden birkaçıyla konuşma fırsatı da bulduk.

    ara

    íkingur Ólafsson limanın yukarısında, Harpa adlı konser salonunun parıldayan cephesinin üstünde yere çömelmiş okyanus havasının tadını çıkarıyor. Aşağıda üç direkli bir yelkenli, bir sahil güvenlik botu ve birkaç balıkçı teknesi görülüyor. 31 yaşındaki piyanist, memleketine tatmin olmuş gözlerle bakıyor. Sanat direktörlüğünü yaptığı “Yaz Dönümü Festivali”, önceki gece, biletlerin tamamının tükendiği bir oda orkestrası konseriyle sona erdi. Bu etkinlik sadece müzisyenin başarılı kariyerindeki bir başka kilometre taşı olmakla kalmıyor, dünyanın en kuzeyindeki başkentinin izlediği ve şehri sefaletten kurtararak normal yaşantısına döndüren rotada, nelerin yer aldığına dair bir örnek olarak da göze çarpıyor. 2008 sonbaharında ülkenin finans sistemi çökmüş, hükümet duruma müdahale etmişse de ülke ekonomisi iflasa sürüklenmişti. O dönemler inşasının ancak yarısı tamamlanmış olan konser salonunu bitirme kararı, birçok anlaşmazlığın yaşandığı bir süreç sonunda alındı. Salonun tamamlanması İzlandalılar hakkında çok şey anlatıyor: Onlar için sanat ve kültür kadar değerli olan az şey var. Konser salonunun 2011’deki açılış konserinde klavye çalmış olan Ólafsson, “Harpa konser salonu, şehrin yeniden doğuşunun simgesi haline geldi” diyor.
    Genelde yerlilerden oluşan ve sadece 120.000 kişilik bir nüfusu bulunan Reykjavík, insan gücü açığını cesareti ve yaratıcı potansiyeli sayesinde kapatıyor. Ólafsson da şehre damgasını vurmuş yaratıcı insanlar arasında yer alıyor. “Sigur Rós gibi müzik grupları ve Björk, ülkemizin imajı için politikacıların yaptığından daha fazlasını yaptı.” sözleriyle de aynı grupta birlikte yer aldığı başka kişileri, kendisinden daha çok önemsediğini de gösteriyor.
    Politika ile sanatın Reykjavík’te olduğu kadar iç içe geçtiği az yer vardır. 2010’da, şehir zor durumda olduğu sıralarda, başka hiçbir yerde seçilme şansı bulamayacağı söylenebilecek bir aday belediye başkanlığını kazandı. 1967 doğumlu Jón Gnarr küçük yaşlarda öğrenme zorluğu çekmiş, sonrasında punk akımına ve anarşizme gönül vermiş, ardından komedyenlik yapmış bir isim. 2009’da arkadaşlarıyla birlikte “En İyi Parti” (Besti Flokkurinn) adlı bir siyasi parti kurdu. “Sürdürülebilir şeffaflık” gibi anlamsız sloganlarla yürüyen Gnarr, seçimi kazanmayı başardı. Dünyanın diğer bölgelerindeki krizler sırasında kızgın vatandaşlar sokakları ele geçirip radikal fikirlere yönelirken, Reykjavík sakinleri sıra dışı bir sanatçıyı Şehir Meclisi’nde görevlendirdi. 2010’dan 2014’e kadar görev yapmış olan Gnarr “En İyi Parti dünyadaki tüm insanlara ilham verdi” diyor. O ve ekibi, eğitim reformunu hayata geçirdi ve şehrin kötü durumdaki kamu yardım kuruluşunu kurtardı. Gnarr’ın yönetimi belki iyi tanımlanmış bir politik gündem ortaya koymadıysa da bolca kara mizaha, sıra dışı fikirlere ve yurttaşları dinleme isteğine sahipti. Bugün Gnarr dünyanın farklı yerlerinden davetler alıyor; yazdığı kitaplardan bölümler okuması ve ülkesinin politik deneyimi hakkındaki tartışmalara katılması isteniyor. Pilot ceketiyle oturan Gnarr iç geçirerek “İnsanlar sürekli olarak benden tavsiye istiyor.” diyor ve ekliyor: “Gerçek şu ki onlara verebilecek bir tavsiyem yok.”

    Şehrin yosun, eğreltiotu ve eğri büğrü ağaçlarla dolu mezarlığında dalgın bir şekilde dolaşıyor Gnarr, düşüncelerini “Burası ne kadar da huzurlu bir yer” diye ifade ediyor. Daha ilerde, küçük bir plastik torbayı yerden almak için eğiliyor, “Uyuşturucu satıcıları bile burayı seviyor” diyerek gülümsüyor. Gnarr’ın popülaritesi o kadar yüksek ki kolayca tekrar Belediye Başkanı, hatta Başbakan bile seçilebilir. Ancak o kararını vermiş, tekrar aday olmayacak.
    Yazar Sigurjón Sigurðsson, Reykjavík’in yaratıcı kesiminin memleketlerine ne kadar bağlı olduğunun bir başka örneğini oluşturuyor. “Biz yaşlı, huysuz anarşistler şehri ele geçirdik” sözleriyle 52 yaşındaki yazarın da “En İyi Parti” üyesi olduğunu öğreniyoruz. Kendine Sjón diyen ve ülkenin en başarılı yazarları arasında bulunan Sigurðsson, Björk için şarkı sözü yazmış, Lars von Trier ile birlikte çalışmış. Reykjavík’i “Burası küçük bir şehir olabilir ancak İzlandalılar kendilerini asla dünyadan soyutlamadılar. Dış etkileri özümseyerek özgün üretimlerimizi gerçekleştirmek için kullandık” sözleriyle anlatan Sjón’un romanlarında, tenha bir yerde bulunmasına rağmen dünyanın geri kalanıyla etkileşime geçmekte ısrar eden bir adadan bahsediliyor. Aslında burada da işler aynen böyle yürüyor. Şehirde neredeyse herkes iyi derecede İngilizce konuşuyor; başka her yerde olduğu gibi burada da gökdelenler var. Yine de İzlanda’da Avrupa anakarasından daha fazla yerel gariplik görmek mümkün. “Doğruyu söylemek gerekirse” diyor Sjón, “Reykjavík o kadar da güzel bir yer değil”. Bu cümle içerdiği yargının izin verdiği kadar şefkatle dökülüyor dilinden. Sjón’un ülkesinin eski moda kafelerine, yabani otların bürüdüğü bahçelerine, oluklu saçla kaplanmış binalarına ve aynı binaların grafiti kaplı arka cephelerine duyduğu yakınlık belli oluyor.
    Tasarımcı Steinunn Sigurðardóttir’in limanın yakınlarında, eskiden balıkçıların yanaştığı yerde bir dükkânı var. Şehrin ana alışveriş caddesinde sürekli dolaşan turist akınından uzaklaşmak amacıyla butiğini ve stüdyosunu deniz kenarına taşımış. Sigurðardóttir’in örgü kıyafetleri, eskiden bir balık fabrikasına ev sahipliği yapan beyaz bir odada sergileniyor: “On yıl önce New York ya da İtalya’ya taşınabilirdim,” diyor ve ekliyor: “Ancak moda endüstrisinin beni yutmasını istemedim.” Reykjavík, geçmişte La Perla ve Calvin Klein için çalışmış olan tasarımcıya istediği huzuru sağlıyor. Ürettiği örgü kıyafetler, geleneksel el sanatlarına yönelik derin bir sevgiyi yansıtıyor. Genellikle siyah ve gri renklerde yaptığı ceket, mont, elbise, kazak ve şapkaların yansıttığı güzellik, tıpkı Atlantik manzarası gibi ebedi bir nitelik taşıyor. Sigurðardóttir “Reykjavík’te bir Prada mağazası olmayabilir ancak burada harika bir ressam, heykeltıraş ve müzisyen topluluğu var” diyor. Burada her zaman bulduğu sıcaklık ve ilhamın bir kısmını, havası her zaman soğuk ülkesine geri vermeyi umuyor. Sigurðardóttir; Sjón, Jón ve Víkingur gibi insanlar olduğu sürece, kimsenin Reykjavík hakkında endişelenmesine gerek olmadığını belirtiyor.