Yukarı Çık

ic1

  • İşe Teleferikle Gitmek

    İşe Teleferikle Gitmek

    Teleferikler aklınıza kayak merkezlerini getirebilir, ama 2014’ten beri La Paz’da günlük ulaşım aracı olarak kullanılıyor.

  • Buz Devrine Hazır Mısınız?

    Buz Devrine Hazır Mısınız?

    ZORLUKLARI ARKANIZDA BIRAKIN: Çölde, buzda ya da şehrin tanıdık caddelerinde, nerede olursanız olun fark etmiyor.

  • Saray’da Tik Tak Sesleri

    Saray’da Tik Tak Sesleri

    Topkapı Sarayı'nın 16. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasındaki dönemi kapsayan saat koleksiyonu, dünyanın en önemli mekanik saat koleksiyonlarından biri.

  • Paylaştıkça Çoğalıyoruz

    Paylaştıkça Çoğalıyoruz

    Nefes kesen son model otomobiller, araziye sığamayan SUV Ailesi ve her geçen yıl daha da değeri artan unutulmaz klasikler…

  • Sert Kabuk Yumuşak Dolgu

    Sert Kabuk Yumuşak Dolgu

    Otomobil yarışçılarının aklından geçenleri bir tek kendileri biliyor. Ama kafalarının üzerindekileri hepimiz görüyoruz. Peki, Nico Rosberg’in yarış kaskı tam olarak nasıl yapılıyor?

  • Pera Müzesi

    Pera Müzesi

    Pera Müze'si 2015’te 10’uncu yılını doldurdu. Bu süre boyunca Türkiye’de özel müzeciliğinin tarihini yazan en önemli aktörlerden biri oldu.

  • Akıllı Araçlar Parçalanmayı Sever

    Akıllı Araçlar Parçalanmayı Sever

    Çoğu insanın siyah beyaz görüntülerle hatırladığı bir zamandı, renkli televizyonların ortaya çıkması daha birkaç yıl alacaktı.

  • Hayat Değiştiren Oyun

    Hayat Değiştiren Oyun

    SİHİRLİ OTOBÜS PROJESİ (The Magic Bus Project), yoksulluk sınırının da altında yaşayan çocukların eğitim ve oyun programları yoluyla geliştirilmesi amacıyla çalışıyor.

  • Tutkunun Estetiği

    Tutkunun Estetiği

    Yaşamı farklılaştıran, kim olduğumuza dair güçlü mesajlar barından önemli detaylar vardır. Bunlar bazen ne giydiğimizle bazen neyi nasıl yaptığımızla ilgili olabilir.

  • Yeni Bir Deneyim

    Yeni Bir Deneyim

    Gece hayatının, enerjisi hiç tükenmeyen semti Beyoğlu Asmalımescit’te, en iyi olma iddiasıyla yola çıkan yeni bir mekân dikkat çekiyor.



Bir aracı hareket halinde resmetmek ve çevresiyle etkileşim içinde göstermek, sanatsal bir yerleştirmeyle mümkün olabilir mi? Karmaşık ilişkileri betimleme ve erdini anlatan görseller yaratma konusunda bir uzman olan grafik sanatçısı Sarah Illenberger bu soruya yanıt arıyor. Mercedes-Benz tarafından konsept model F 15 Luxury in Motion ve AMG GT üzerinde çalışması istendiğinde, beklenenin aksine sanatçının seçtiği materyaller pek de ileri teknoloji ürünleri olmadı. Kâğıt, ahşap, yün ve benzeri el işi malzemeleri kullanan sanatçı, F 015’ten dışarı doğru uzanan yedi bin metre uzunluğunda ipi, aracın çevresindeki ışık hüzmeleriymiş gibi gösteren bir fikirle çıkageldi. Ayrıca bir direksiyona balon bağlayıp uçurarak, gelecekte sürüş deneyiminin teknolojiye teslim olacağının işaretlerini verdi. AMG GT’nin gücünü ne kadar kolay bir şekilde ortaya koyabildiğini anlatmak içinse, aracın arkasına havada süzülen lastik izleri yerleştirdi (sağda). Sanatçı, “Elle yapılmış bu yerleştirmeler sürücüsüz araç gibi soyut, fütüristik bir teknolojiyi, bir şekilde daha ulaşılabilir kılıyor” diyor. Gelişmişliği ve karmaşıklığı bu şekilde basitleştirmek, gerçekten dâhiyane… SAR AHILLENBERGER .COM

Kumho, “Maxplo” isimli yeni ürünüyle otomobil lastiklerinin gelecekte nasıl görüneceğine dair fikir veriyor. Bu lastikler için arazi ya da otoyol, buzlu ya da çamurlu zemin fark etmiyor. Maxplo, hareket edebilen diskleri sayesinde her türlü hava durumuna ve arazi koşuluna göre genişliğini değiştirebiliyor. Lastiğin üzerindeki mavi kanallar suyu dağıtacak şekilde düzenlenmiş ve istenirse daha iyi bir yol tutuş için Maxplo’ya çivi bile eklenebiliyor. K U M H O T Y R E . C O . U K

Sollasam mı sollamasam mı? Aracınızla bir kamyon ya da TIR’ın arkasında yol alırken bu soruyu sıkça düşünebilirsiniz. Bu durumun artık bir çözümü var.  Samsung’un kamyon ya da TIR’ın ön tarafına monte edilen kablosuz kamerası, ters yönden gelen trafiği kaydediyor ve görüntüyü aracın arkasında bulunan büyük ekrana gönderiyor.

Köprüler su kaynaklarının üzerine ya da vadilerin iki yakasını birleştirmek için kurulur. Ancak günümüzde yeni kullanım amaçlarıyla da dikkat çekiyorlar. 2011’den beri Şanghay yakınlarındaki Danyang ve Kunshan arasındaki yerleşim yerlerinin üzerinden geçen ve tren hattına sahip köprüler de var. Bu ilginç köprü gibi dünyanın en uzun 10 köprüsünden yedisi de Çin’de bulunuyor. UZUNLUK KÖPRÜNÜN İSMİ 165 KM DANYAN GKUN SHAN KÖPRÜSÜ/ ÇİN 114 KM TIANJIN KÖPRÜSÜ/ ÇİN 80 KM WEINAN – WEIHE KÖPRÜSÜ/ ÇİN 66 KM SUIRIVER KÖPRÜSÜ/ ÇİN 54 KM BANGNA OTOYOLU/ TAYLAND 48 KM BEIJIN G BÜYÜK  KÖPRÜSÜ/ ÇİN 43 KM JIA OZHO U BAY KÖPRÜSÜ/ ÇİN 38 KM PONT  CHARTRAIN GÖLÜ KÖPRÜSÜ/ ABD 37 KM MAN CHAC BATAKLIĞI KÖPRÜSÜ/ ABD 36 KM YAN G CUN KÖPRÜSÜ/ ÇİN

Bir ses duvarı trafik gürültüsünü azaltmaktan çok daha fazlasını yapabilir. Hollanda’daki Eindhoven Üniversitesi’nden biliminsanları güzel görünmekle kalmayan, ayrıca enerji de üreten bir ses duvarı geliştirdi. LSC modül denilen yeni konsept, geçtiğimiz yazdan beri test ediliyor. Yarı şeffaf, renkli paneller güneş enerjisini emen ve yoğunlaştırılmış formda geleneksel güneş pillerine aktaran özel bir malzemeden yapılmış. Biliminsanları, LSC modülden oluşan bir kilometrelik bir duvarın 50 evin enerjisini karşılayabileceğini söylüyor. Üstelik sistem bulutlu günlerde de çalışabiliyor. TUE .NL

“Helix” diğer giyilebilir teknoloji ürünleri gibi adımlarınızı saymıyor ya da kalp atışlarınızı ölçmüyor olabilir ama kesinlikle mükemmel bir ses kalitesine sahip...  Esnek alüminyumdan üretilen bu bileklik, mobil cihazlara Bluetooth ile bağlanarak çalışan iki minik kulaklığın her zaman elinizin altında olmasını sağlıyor ve birbirine dolaşan kablo sorununa son veriyor.

Minyatür heykeller gelecekte fotoğraf albümlerinin yerini almaya hazırlanırken, 3D yazıcı teknolojisi de bunu mümkün kılacak yenilikler sunuyor. İstanbul’da faaliyet gösteren ICONIC isimli şirket bu teknolojiyi kullanarak istediğiniz kişinin seramik heykellerini yapıyor. Bunun için öncelikle, 100 adet dijital kamera tarafından fotoğraflar çekiliyor. Bu fotoğrafların birleştirilmesiyle oluşturulan 3D dijital model, 3D yazıcıya aktarılıyor. İşte sihir de burada başlıyor. Seramik malzeme üzerinde işlem yapan cihaz, 15 cm ila 35 cm arasında istediğiniz boyutta heykeli üretiyor. Üstelik bu heykeller gerçeğine tıpa tıp benziyor. Eğlenceli dokunuşlarla karikatürize edilmiş sonuçlar da alabildiğiniz sistemde kendi hayatınızın ikonu olabiliyorsunuz. I C O N I C . C O M . T R

Park etme konusu eski ve yeni olarak ikiye ayrıldı. 1990’ların başlarında bu konudaki fark tam olarak 65 milimetreydi. Bu rakam, S-Serisi W140 geri vitese takıldığında, arkasından çıkarak sürücüye park etmesi için bir referans sağlayan krom kılavuz çubukların uzunluğuydu. 1995 yılına gelindiğinde aynı serideki araçlar, sese duyarlı sensörlerin yardımıyla park etmenin altın çağının yolunu açtı. Günümüzde ise “yardım” kelimesi bu durumu anlatmak için yetersiz kalıyor. Çünkü artık, “Etkin Park Yardımı” size uygun bir park yeri buluyor ve direksiyonu otomatik olarak aracı buraya yerleştirecek şekilde kullanıyor. Sürücü ise sadece gaz ve fren pedallarını kontrol ediyor. Gelecekte otomobiller “Park Pilot” seçeneği sayesinde bir akıllı telefon uygulamasıyla uzaktan da park edilebilecek.

MB_SNBHR

ZORLUKLARI ARKANIZDA BIRAKIN:

Çölde, buzda ya da şehrin tanıdık caddelerinde, nerede olursanız olun fark etmiyor. Mercedes-Benz’in yeni lüks SUV modeli tek bir hata yapmadan her türlü yol koşulunun üstesinden başarıyla geliyor. Yolcuları ise lüksün kucağındaki seyahatin konforunu yaşıyor.

ara

Mercedes-Benz GLS’ye önden baktığınızda vahşi doğada, uyuyan bir hayvanla karşılaştığınızı düşünebilirsiniz. Sakin ve gücünü ortaya koymak için kılını kıpırdatmaya ihtiyaç duymayan bu canavar; sürücüsünü her türlü arazi üzerinde güvenli bir şekilde taşımaya hazır olan sağlam bir SUV. O, yoğun şehir trafiğinden dağ evinize çıkan çakıl yola ya da yolunuz oralara düştüyse Kuzey Kutbu’nun buzullarına kadar her türlü yol koşulunun ustası. Sürüş konforu ve yeni bir düzeye taşınan güvenliğiyle GLS, öncüsü GL’nin bayrağını daha da ileriye taşıyor. Kaputundaki “Power Dome” yani “Güç Kamburu” olarak adlandırılan tasarım, azametli görünüşüne katkıda bulunuyor. Radyatör ızgarası çıtalarındaki göz alıcı hava yarıkları, üç kollu yıldızın iki yanında adeta nöbet tutuyor. Bu aracın direksiyonuna geçtiğinizde, SUV modellerde çıtanın ne kadar yükseldiğini anlıyorsunuz.
Sessizliğin gücü
GLS 500 4MATIC’in, turunçgillerde görülen kahverengi tondaki kapısı o kadar tatlı bir sesle kapanıyor ki, bu sesi tekrar tekrar duymak istiyorsunuz. Dünyanın geri kalanıyla bağlantıyı kesmek, kulağa nadiren bu kadar yumuşak gelir ve muazzam derecede rahat hissettirir… Peşinden bir huzur dalgası geliyor. Bu huzurun başrolünde ise koltuklar yer alıyor. Sürücü, insanın enerjisini emmeyecek yumuşaklıkta ve sırt-bel sağlığını etkileyemeyecek sertlikteki lüks koltuklarında kendini rahatlamış ve güvende hissediyor. Aracın geri kalan her şeyinde olduğu gibi, koltuk minderleri de rahat ve destekleyici bir sürüş konforu sağlıyor.
Sizi karşılayan huzur hissi, k işisel tercihinize göre kristal grisi, zencefil beji, espresso kahvesi ya da inci siyahı renk seçeneklerine sahip kaliteli iç tasarımda da karşılığını buluyor. Bu yazıya konu olan model baklava desenli süsleme dikişlere sahip porselen rengi napa koltukları, siyah tavan kaplaması ve cilalanmış paslanmaz çelikten kapı traversiyle etkileyici bir tasarım sunuyor. Napa kaplamalı üç kollu ve çok fonksiyonlu direksiyon, hem ele oturan hem de yumuşak yapısıyla dokunması hoş bir yüzey yaratıyor.

Araçta müzik ve eğlence sistemleri, vites konsolunda kol dayanağının önüne yerleştirilenve istenirse dokunmatik olarak da kullanılabilen panel sayesinde kolay bir kullanım sunuyor. İç tasarımda her parça büyük bir zarafet ve uyumla bir araya getirilmiş, hiçbir şey yersiz görünmüyor. Bu araçta yolcular lüks hissiyleçevreleniyor ve kendilerini kadifemsi bir kozada seyahat ediyormuş gibi hissediyor. Görünen yüzeyin ardında ise, diğer tüm GLS araçlardaki gibi performans rakamları GL modellerinden daha üstün olan güçlü bir motor gurulduyor. Örneğin GLS 500’ü taşıyan sekiz silindir, 435 BG yerine 455 BG’ye sahip, öte yandan yakıt tüketimi GL modellerine göredaha düşük. Çığır açan 9G-TRONIC otomatik şanzıman sayesinde vites geçişleri neredeyse fark edilmeden gerçekleşiyor ve araç yakıt ekonomisi konusunda da üzerine düşeni yapıyor. Öte yandan hamlelerinize hızlı yanıtlar vermekten de geri kalmıyor. Vites geçişlerindeki bu akıcılık, böylesi büyük bir motordan beklemeyeceğiniz derecede zarif bir sürüşü de beraberinde getiriyor. Bu etki her türlü yol koşulunda da hissediliyor.
Fırtınaların ve karların arasından
Akıcı bir sürüş sağlayan havalı süspansiyon sistemi AIRMATIC ve ADS PLUS (Adaptif Amortisör Sistemi) seyir halinde yolun yapısına göre her bir tekerleğin sönümlemesini anlık olarak değiştirebiliyor. Sıra dışı düzeyde sürüş konforu yaratan bu özelliklerin yanı sıra orta konsolda yer alan “DYNAMIC SELECT” sürüş karakter seçim fonksiyonu düğmesi, sürücülerin GL modellerinden alışık oldukları “Comfort”, “Sport” ya da “Offroad” gibi altı farklı program arasından seçim yapabilmesine imkân sağlıyor.

4MATIC sürekli dört tekerlekten çekiş sistemi, ister bir çölde, ister karlı dağlarda, isterseniz de süpermarket yolunda, gezegenin neresinde olursanız olun GLS’yi inanılmaz bir performansla yolda tutmayı başarıyor. Bir transfer kutusu, motorun gücünü ön ve arka akslar arasında eşit olarak yarı yarıya dağıtırken, ilk defa GLS’de kullanılan ya da önceki modellerde bulunan bir dizi yardımcı sistemin gelişmiş versiyonları güvenliğinizle ilgileniyor. Bunun örneklerinden biri olan “Çarpışma Önleme Yardımcısı Plus”, sürücüyü diğer araçlarla ya da nesnelerle gerçekleşebilecek çarpışmalar konusunda uyarıyor ve gerekirse sürücünün frenlemesine yardımcı oluyor ya da araca otomatik olarak kısmi fren yaptırıyor. Türkiye’de standart olarak sunulan “LED Akıllı Işık Sistemi” geceleri yolu daha iyi görmenize yardımcı olurken, yarı karanlıkta ve sisli havalarda GLS’nin yüksek performanslı LED farlarını dışarıdaki ışığın durumuna göre otomatik olarak ayarlıyor. Dahası hava fırtınaya dönerse araçta standart olarak bulunan “Yan Rüzgâr Yardımcısı” sistemi, ani bir rüzgârın yoldan çıkarma tehlikesine karşı aracı hizada tutuyor. Tüm bu özellikler GLS’yi en ince ayrıntısına kadar düşünülmüş, lüksün ve nadiren ulaşılabilen bir mükemmeliyetin bir arada sunulduğu bir araç haline getiriyor. Öyle ki, GLS her türlü koşulda, bir an bile endişe duymanıza gerek kalmadan sizin için hayatı kolaylaştırıyor. Her versiyonuyla, kendinizi özel hissetmeniz için tasarlanan GLS, üstün donanımlarıyla kendi segmentinde çıtayı oldukça yükseltiyor. Başka hiçbir SUV, lüks bir sedanın özelliklerini, güç ve performanstan taviz vermeden, arazi koşullarında bu denli bir adanmışlık ve özenle taşıyamaz. Bu nedenle GLS, sınıfında tek ve yetenekleri rakip tanımıyor.


3

TOPKAPI SARAYI’NIN
16. yüzyıl ile 20. yüzyıl arasındaki dönemi kapsayan saat koleksiyonu, dünyanın en önemli mekanik saat koleksiyonlarından biri. Bu özel saatlerin tıkır tıkır çalışmasında, Türkiye’nin ilk ve tek kadın mekanik saat tamircisi Şule Gürbüz’ün tutkusu saklı…

ara

Geçtiğimiz yıllarda Topkapı Sarayı’nın Divit Odası’nda daimi olarak sergilenmeye başlanan Saat Koleksiyonu, 16. yüzyıldan 20.yüzyıl başlarına uzanan bir dönemi
kapsıyor. Bu özel koleksiyon, “Türk Saatleri” ve “Avrupa Saatleri” bölümlerinden oluşuyor. Sarayın saat koleksiyonunda toplam 380 saat bulunuyor ve bu saatlerin 116 adedi teşhir ediliyor.
Hepsi tıkır tıkır çalışıyor
Beş yıllık hazırlık sürecinden sonra sergilenmeye başlanan koleksiyonun “Türk Saatleri” bölümünde Osmanlı döneminin saat ustaları Şeyh Dede, Ahmet Eflâki Dede, Süleyman Leziz, Mehmed Şükrü, Şahin ve Mustafa Aksarayî ile diğer ustaların imal ettikleri saatler yer alıyor. Mühendisliğiyle dikkat çeken bu saatler, o dönemin en ince el sanatı ve kuyumculuk örneklerini zamanımıza taşıyor. Her biri birbirinden değerli ve sanat eseri niteliği taşıyan saatlerin ortak özelliği hepsinin tamir edilmiş ve tıkır tıkır çalışıyor olması.
Araştırmacı olarak başladı
Bu özel saatlerin zamana meydan okumasında emeği geçenlerden biri de Türkiye’nin ilk ve tek kadın saat ustası olan Şule Gürbüz. Dolmabahçe Sarayı Saat Seksiyonu ve Saat Atölyesi Sorumlusu, Topkapı Sarayı Saat Ustası Şule Gürbüz, İstanbul Üniversitesi Sanat Tarihi Bölümü’nden mezun olduktan sonra Cambridge Üniversitesi’nde felsefe eğitimi alıyor ve ardından Dolmabahçe Sarayı’nda sanat tarihi araştırmacısı olarak işe başlıyor.

Sarayda atölye kurdu
“Sarayda saat atölyesi bulunmadığını, ama pek çok güzel ve hepsi bozuk saat olduğunu görünce bu işe talip oldum” diyen Gürbüz şöyle devam ediyor: “Saraya girer girmez kendimle kalabileceğim bir yer ararken, bulamayıp bu atölyeyi kurdum. Bir de usta bulursam hayalimdeki gibi bir halin beni kucaklayabileceğini hissettim, bunu bildim. Saraya uzun yıllar kendi ustası Wolfgang Meyer ile fahri olarak gidip gelmiş Recep Gürgen’i ustam olması, danışman olarak gelip beni yetiştirmesi için ikna ettim.”
İlk saatler yok
Osmanlı’da saat, ilk kez Fatih Sultan Mehmet döneminde saraya giriyor. İlk büyük otomatlar o zaman geliyor. Şule Gürbüz, “Maalesef elimizde o döneme ait hiç saat yok. Avrupa’da da çok azdır. Türk saatleri hem çok az sayıda, hem daha geç dönemde yapılmışlar, hem de ünlü, anlı şanlı, çok revnaklı Batılı ustaların saatleri varken elbet tercihe şayan olmamışlar” diyor.
“Çırak yetiştirilmez, bulunur”
Bir çırağı ve çırak adayı olmadığını belirten Şule Gürbüz, “Kendisi de ben de bilmeden bu iş için hazırlanan birisi nasıl olsa vardır. Vakit gelince gelir. Gelince o da benim gibi nereye geldiğine hiç şaşırmaz. Çırak yetiştirilmez, bulunur” diyor.

Avrupa ve Rus Saatleri’ne Yakın Plan
Koleksiyonun “Avrupa Saatleri” bölümündeyse 16. yüzyıldan itibaren Avrupalı ve Rus hükümdarların, Osmanlı padişahlarına diplomatik hediye olarak gönderdiği ve Osmanlı Sarayı’nın siparişiyle hazırlanan saatler yer alıyor.
SARAYLARA ÖZEL
1810 Fransız yapımı olan “Masa Saati”, Breguet et Fils imzalı. Breguet’in sadece saraylar için altın yaldız, mine, gümüş, zümrüt ve yakuttan yaptığı yedi adet “Pendule Sympathique” saatten biri. Bu saat, 1812’de Napolyon tarafından Sultan II. Mahmud’a hediye edilmiş. (19,5×33,5 cm)
FABERGEIMZALI
Rusya’da 19. yüzyıl ortalarında yapılan Faberge imzalı “Grifın Masa Saati”nde yeşim, altın, yakut, pırlanta, elmas ve mine kullanılmış. Çar II. Nikolai’nin Sultan II. Abdülhamid’e 25. Cülus Yıldönümü armağanı. (Yükseklik 28 cm)
YUVARLANARAK KURULUYOR
1660 yılı Alman yapımı olan ve pirinçten yapılan “Masa Saati”, 30.5 cm uzunluğundaki eğimli bir tahta üstünde 24 saatte yuvarlanarak duruyor. Kurmak için yeniden yukarı kaldırılıyor. (Çap 9 cm)

F 015 Luxury

F 015 Luxury



     

    7
    ara

    PAYLAŞTIKÇA ÇOĞALIYORUZ
    Nefes kesen son model otomobiller, araziye sığamayan SUV Ailesi ve her geçen yıl daha da değeri artan unutulmaz klasikler… Evet, konu otomobilin mucidi Mercedes-Benz olduğunda, Instagram hesabında hayranlarının başlarını döndürdüğü bir gerçek. 100.000’i aşan takipçisiyle Mercedes-Benz Türkiye Instagram hesabı bunun bir kanıtı.

     

    TÜRKİYE’DE BİR İLK
    Yeni A-Serisi 4DX olarak karşınızda! “Sıradan olmak, yeni nesile göre değil. Yeni A-Serisi’ne göre hiç değil…” Bu gerçekten yola çıkarak Türkiye’de ilk kez 4DX sinema deneyimi, Yeni A-Serisi reklamında sinemaseverlerle buluştu! Sonuç ne mi oldu? Dilerseniz o anları Mercedes-Benz Türkiye’nin YouTube kanalındaki videoyu izleyerek siz de deneyimleyebilirsiniz.

     

    360° VİDEO DENEYİMİ
    Bir asrı aşan köklü tarih, günün teknolojisi ve trendlerine ayak uydurarak nasıl anlatılır? Tabii ki son zamanların fenomen uygulaması “360° Video Deneyimi” ile! Mercedes-Benz’in geçmişten bugüne Türkiye’deki başarı dolu yolculuğunun orijinal anlatımına siz de tanık olun.

     

    ALTI YENİ ÖDÜL!
    Mercedes-Benz’in ödüllü projelerinin sayısı her geçen gün artıyor.
    3 DPİD“Pardon bakar mısınız?” projesi ile “En Yaratıcı Doğrudan Pazarlama Uygulaması” ve “Gerilla Aktiviteleri” kategorilerinde birincilik ve “Sahada Pazarlama Uygulamaları” kategorisinde ikincilik ödülü.
    2 MIXX Awards “Mercedes-AMG GT, Türkiye’nin İlk Ses Sürüşü” projesi ile “Dijital Mecra Entegrasyonu” kategorisinde Altın MIXX ve “Mercedes-Benz A-Serisi Yeni Nesil Kimdir” uygulaması ile “İnteraktif Reklam Filmleri” kategorisinde Gümüş MIXX ödülü.
    1 ODD “Mercedes-AMG GT Radyo Spotu” ile “Yılın Radyo Uygulaması” ödülü.

     

    DAHA ÇOK VİDEO
    Her gün kendini yenileyen sosyal medyada, zamanla yarışan takipçiler için artık kısa ve deneyime dayalı videoları izlemek çok daha keyifli! Tıpkı, şehrin dar sokaklarını ve doğanın çetin parkurlarını küçük bir oyun gibi gören Mercedes-Benz GLC ile İstanbul Lifepark’ta yapılan keyifli yolculuğun videosu gibi. Üstelik bu video Mercedes-Benz Türkiye YouTube kanalının size sunduğu görsel şölenden yalnızca biri.


    4

    HIZ BAŞLIĞI: Otomobil yarışçılarının aklından geçenleri bir tek kendileri biliyor. Ama kafalarının üzerindekileri hepimiz görüyoruz. Peki, Nico Rosberg’in yarış kaskı tam olarak nasıl yapılıyor?

    ara

    Son 10 yılını sürücülerin kafataslarının koruyucusu olarak Gran Prix’in sahne arkasında geçiren Sven Krieter, “Eskiden Formula 1’den pek bir şey anlamazdım” diyor. Ancak 10 yıl önce adım attığı bu yeni mesleğinde, sürücülerin kafalarının serin kalmasını ve çevreyi açık bir şekilde görmeye devam etmelerini sağlamayı başarmış, hava şartları buna müsait olmadığında bile. Almanya’nın Magdeburg şehrindeki bu atölyede kask uzmanı Krieter bir yandan siyah bir kaskın kenarlarına lastik bir bant döşemekle meşgul, kaskı sürekli çevirip fazla gelen yapıştırıcıyı siliyor ve elastik malzemeyi üç parmağıyla sert bir şekilde bastırıyor. İşi bittiğinde ortaya çıkacak kask, Mercedes AMG Petronas adına yarışacağı bir sonraki yarışta Nico Rosberg’in kafasını koruyacak.
    Schuberth, beş Formula 1 yarışçısı için kask üretiyor ve Krieter bu tarihi kask firmasının motor yarışları faaliyetlerinin yüzü olarak firmanın en önemli isimlerinden biri. 40 yaşındaki Krieter sürücülere göz kulak olmak için Formula 1 ekibiyle birlikte takvimdeki tüm yarışların ve test sürüşlerinin yapılacağı yerlere seyahat ediyor. Bu, her yıl havada çeyrek milyon kilometreden fazla mesafe kat ettiği anlamına geliyor.
    Eğitimini ısıtma ve havalandırma sistemleri kurulumu konusunda alan Krieter, F1’deki görevin insanın gözünü korkutan doğasından ötürü işi kabul etmeden önce tereddüt etmiş. Ama bir süre üzerine düşündükten sonra yoğunlaştırılmış İngilizce dersleri almış ve teklifi kabul etmiş. “İlk yarışım 2005’te Silverstone’daydı. Bırakın Heatrow gibi cehennem kalabalığına sahip bir havaalanına inmeyi, daha önce uçağa bile binmemiştim. Sonra bir de navigasyon sistemi olmadan yolun solunda gitmek… Çok zordu” diye anımsıyor o günleri. Bugün o zamanları hatırlamak yüzüne bir gülümseme yerleşmesine neden oluyor.
    El Yapımı İleri Teknoloji
    Krieter ve üç meslektaşı F1 sürücüleri için yılda 80 kask yapıyor; bunun yanı sıra 20 tane DTM Touring Yarışları için ve 150 de genel satışa yönelik kask üretiyorlar. Amatör sürücüler de Schuberth’in yarış kaskı SF1’i beş bin Euro’ya alabiliyor. SF1 için Schuberth’in ileri teknoloji fabrikasının bir bölümünde özel bir atölye kurulmuş. Krieter ve ekibi burada özel aletler, ölçüm araçları ve son teknoloji yapıştırıcılar kullanarak kask üretiyor. Burası, Formula 1 gibi teknolojinin en son nimetlerinden yararlanan bir sektörde özel işçiliğin hala önemli bir rol oynadığının göstergesi.

    Kaskların dış kabuğu, Otoklav denilen bir basınçlı fırın kullanılarak 19 kat karbon fiberden yapılıp hazır hale getiriliyor. Her kat birbirinin üzerine seriliyor, bir vakuma konuluyor ve Otoklav’da 170-200 C°’de ve altı bar basınçta fırınlanıyor. Sonuçta yekpare ürün elde edilen ve monokok ismi verilen bu sistem; hafiflik ve çarpışma direnci gibi avantajlar sağlıyor. Formula 1 araçlarında da kullanılan bu olağanüstü karmaşık işlem, malzeme gücünü maksimuma çıkarma özelliğinden dolayı havacılık sanayisinde de karşımıza çıkıyor. Nico Rosberg üç ayrı boyda üretilen kask kabuklarından ortancasını kullanıyor. Sertleştirilmiş ve boyanmış kask kabukları son işlemler için Krieter ve ekibine teslim ediliyor. Sponsor logoları ve Rosberg’in kullandığı tasarımlar boya tabancası ile uygulandıktan sonra ekip kabukları kullanıma hazır kasklara dönüştürüyor.
    Üretilen kasklar 740 C°’ye kadar ısı dayanıklılığı ile yangına ve parçalanmaya karşı koruma sağlıyor ama yeterli darbe emicilik özelliğine sahip olmadan bu pek bir şey ifade etmiyor. Bunun için kabuğun içine birinci sınıf, çok bölgeli köpükten bir iç astar döşeniyor. Bu köpük, Schuberth kasklara eklenen astarların en çok öne çıkan özelliği ve firma için bir gurur kaynağı. İki bileşenden oluşan köpüğün formülüyse bir sır. Bu yöntem, Schuberth firması 2000 yılında Formula 1’in bir parçası haline geldiğinde hâlihazırda kullanılmaktaydı.
    Mercedes’in eski yedek sürücüsü Nick Heidfeld, Schuberth kaskları kullanan ilk sürücüydü. Firmanın kasklar üzerindeki geliştirmeleri sonrası, onu kısa süre sonra Ralf ve Michael Schumacher takip etti. Nico Rosberg ise gençlik dönemindeki yarışlarından beri Magdeburg merkezli firmanın ürünlerini kullanıyor. Sohbetimiz devam ederken Krieter, Wiesbaden doğumlu sürücünün 92 numaralı kaskı üzerinde çalışıyor.
    Herkes Her Şeyi İstemez
    Bu aşamaya kadar kabuk boyutu ve son boya hariç firmanın yarış kasklarının hepsi birbirinin aynısı. Bundan sonra ise kişiselleştirme başlıyor. Kaskların dolgusu sürücüden alınan kafa ve yüz ölçülerine tam olarak uygun bir şekilde yapılıyor. Mesele kafanın kaskın içerisine sıkı bir şekilde otururken kafayı hareket ettirecek kadar da boşluk kalması. “Sürücüler iyi hissetmeli” diyor Krieter. “Beraber, sürücü her yönüyle memnun olana kadar kaskın farklı versiyonlarını deniyoruz.”

    Vizörler ve alın bölgesi ile kaskın arkasındaki rüzgârlıklar konusunda da son kararı sürücü veriyor. Rosberg kaskın üst bölümünde bir rüzgârlık tercih ederken, bazı sürücüler yüksek hızlarda kaldırma kuvvetini asgariye indirmek için tasarlanan bu aerodinamik yardımcıları kullanmıyor. Bitmiş bir yarış kaskı 1.350 ila 1.500 gram ağırlığa sahip oluyor. Krieter’in Formula 1 yarışlarının olduğu her hafta sonunda kullandığı kaskların her biri için altı farklı vizörü var. “Yağmur yağdığında açık vizörü takıyorum” diye açıklıyor ve ekliyor: “Sonra yüzde 50 ila 80 arasında değişen oranlarda gölgeli olanlar var.” Vizörlerin üç ayrı rengi bulunuyor. Sürücüler piste çıkmadan önce Krieter vizörlere takılıp çıkarılabilen şeritler yerleştiriyor, böylece kirlendiklerinde ya da buğulandıklarında sürücüler bunları saatte 320 km hızla giderken tek bir hamlede çıkarabiliyorlar. “Nico hiçbir zaman üç ya da dörtten fazlasını istemiyor, diğer sürücüler ise yedi sekiz tane kullanıyor” diyor kask uzmanı.
    Rosberg ve kask teknikeri yarış sırasında doğrudan iletişim halindeler. Zaman zaman fizyoterapisti de çağrılıyor; “Nico’nun yeni bir parçaya, yeni dolgulara, farklı bir vizöre ya da başka bir şeye ihtiyacı olduğunda kaskın geliştirilmesi konusunda bir önerisi olabilir mi diye.” Ama Rosberg yakınlarda her istediğinin mümkün olamayacağını görmüş: “Nico kaskının yan tarafında duran isim levhası ile aynı renkte bir vizör yapıp yapamayacağımızı sordu. Her şeyi denedik ama ne yazık ki tam olarak aynı tonda olan ama vizörün güvenlik koşullarını sağlayan bir şey üretemedik.”
    Her ne kadar her zaman her şey yolunda gitmese de Krieter olabildiğince her isteği yerine getirmeye çalışıyor. “Sürücüler için temel noktalar havalandırma ve hafiflik” diyor. Neredeyse her yıl yeni, daha hafif kask kabukları çıkıyor ve bunlar seri üretime girmeden önce laboratuvarda zorlu koşullar için güvenlik testlerinden geçiyor.
    Çene ve alın bölgesi ile vizördeki 10 delik sürücünün kafasının çevresine saatte 100 km hızla giderken 10 litre taze hava akmasını sağlayacak şekilde tasarlanmış.“Eskiden hava basitçe sürücünün kafasına ve yüzüne esiyordu. Bugün kafasının üstünden arka tarafına yönlendiriyoruz ve hava buradaki altı havalandırma deliğinden çıkıyor” diye açıklıyor Krieter.

    Bunların hepsi aynı zamanda aerodinamiği de artırıyor. Günümüzde bir yarış kaskı otomobillerdeki difüzörlerle benzer şekilde çalışıyor. Dolayısıyla kaskların da kendi rüzgâr tünellerinde test edilmesine şaşmamak gerek.
    Kayak Kasklı Teknisyenler
    Kask üretiminde en yeni fikir, buğulanmayı önlemek için vizörün çevresine havanın geçişini sağlayacak iki ek delik eklemek. Bu iyileştirme rüzgâr tünelinde kendini kanıtlar ve çarpışma testi sonuçları iyi çıkarsa seri üretime geçilecek. Monaco yarışı yaklaşırken onarım ekibi ayrıca görüşünü artırması için Rosberg’in kaskına ileri teknolojili bir de vizör ekledi. “Nico artık her şeyi HD çözünürlükteymiş gibi görüyor” diyor Krieter. Tüm vizörler gibi bu da bir test laboratuvarında bir havalı tabancadan ateşlenen demir bilyelerle vurulmuş. Schuberth 2015’te Mercedes AMG Petronas F1 Takımı’nın resmi tedarikçilerinden biri oldu. Pit’teki teknisyenler SK1 kayak kaskı giyiyor ve bu kasklar yakında sınırlı üretim olarak piyasaya da sürülecek. Tek istisna ekibin, aracın önünde ve arkasında kriko kullanan üyeleri, onlar Schuberth’in SR1 isimli tek parçadan oluşan motosiklet kasklarını kullanıyor.


    2

    PERA M ÜZESI 2015’TE
    10’uncu yılını doldurdu. Bu süre boyunca Türkiye’de özel müzeciliğinin tarihini yazan en önemli aktörlerden biri oldu. Pera Müzesi ayrıca, şehrin kültür sanat hayatına da renk ve değer kattı. Müzenin bağlı bulunduğu Suna ve İnan Kıraç Vakfı, Kültür Sanat İşletmesi Genel Müdürü Özalp Birol 10 yıllık serüvenin perde arkasını anlattı.

    ara

    Öncelikle müzenin kuruluş hikâyesini ve bu 10 yıllık süreçte geldiği noktayı anlatır mısınız?
    Pera Müzesi, Ekim 2003’te kurulan Suna ve İnan Kıraç Vakfı’nın ilk kapsamlı girişimidir. Suna ve İnan Kıraç’ın 1980’lerde başlayan ve önemli bir olgunluğa erişen “Oryantalist Resim Koleksiyonu”, “Anadolu Ağırlık ve Ölçüleri Koleksiyonu” ve “Kütahya Çini ve Seramik Koleksiyonu”nun kamuyla paylaşılması için 2000’li yılların başında bir müze kurulmasına karar verildi ve Pera Müzesi, Haziran 2005’te kapılarını sanatseverlere açtı. Pera Müze’si, kurulduğu günden itibaren bu özel koleksiyonların yanı sıra farklı müze ve sanat kurumlarıyla iş birliği yaparak dünya ve ülkemiz sanatının en güzel örneklerini de sanatseverlerle buluşturdu. Ayrıca ülkemiz sanatının yeterince ilgi görmemiş önemli sanatçılarını genç kuşaklarla buluşturarak bir vefa örneği gösterdi. Her yıl genç sanatçılara destek oldu, genç sanat sergileri gerçekleştirdi.
    Perde arkasındaki ekipten bahseder misiniz?
    Suna ve İnan Kıraç Vakfı, Pera Müzesi ve İstanbul Araştırmaları Enstitüsü’nde çalışan toplam 60 kişilik bir ekibimiz ve danışmanlarımız var. Bizde bir proje söz konusu olduğunda ilgili ekip toplanır ve o projeye katkıda bulunabilecek arkadaşlar arasında görev paylaşımı yapılır. Çoğunluğu kadın, genç, iyi eğitimli, çok çalışkan, üretken ve bence çok başarılı bir ekibimiz var. Arkadaşlarımız, uzmanlık alanlarının yanında, programlama, bütçeleme, ulaşım, plânlama, sigorta, taşımacılık, lojistik gibi konularda fevkalâde donanımlıdır. Yarınlarda, bu ekipten, müzeciliğin farklı alanlarına önemli katkılar sağlayacak değerli yöneticiler çıkacaktır.

    Özel müzelerin Türkiye’deki durumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
    Ülkemizde özel müzelerin geçmişi 1980’lere dayanıyor. Sanat müzesi eksenindeki özel müzecilik hamlesi ise 2000’lerde başlıyor. Yani 10-15 senelik bir zaman diliminde faaliyet göstermeye çalışan az sayıda müzeden bahsediyoruz. Oysa müzecilikte Avrupa ve ABD ile aramızda uzun yıllar var. Örneğin British Museum 1753’te açıldı, yani bundan tam 262 yıl önce. Ülkemizin gerek devlet gerekse özel müzecilik alanındaki faliyetlerini batı ülkeleriyle karşılaştırdığımız zaman ortaya büyük bir fark çıkıyor. Bu farka rağmen, belli bir kalite çizgisini muhafaza ederek sergilerini ve etkinliklerini sürdüren özel müzelerin Türkiye’de bu alanda tarih yazılmasına katkıda bulunan öncüler olduğunu düşünüyorum.
    Sergi seçimi ve etkinlik oluşturma süreçleriniz nasıl gerçekleşiyor?
    Olmazsa olmaz kriterimiz nitelik. Pera Müzesi’nde çıtası düşük etkinlik yapmayız, yapacağımız etkinlikleri seçerken öncelikle projenin kapsamına ve niteliğine büyük özen gösteririz. Önümüze gelen projeler, Pera Müzesi’nin ilgili çalışanları tarafından gözden geçirilir, sonrasında konu bilimsel danışmanlarımıza aktarılır. Bir mutabakata ulaşmamız halinde bu projeyi hangi koşullarda hayata geçirebileceğimizi belirlemek için ön çalışmalar başlar. Burada bütçeden döneme kadar her detay değerlendirilir. Tüm konularda karara ulaştığımızda ise sergi, yönetim kurulunun da onayıyla etkinlik takvimimize dâhil edilir.

    Pera Müzesi’nin gerçekleştirdiği müzik ve film etkinliklerine ilgi ne düzeyde?
    Müzemiz kurulduğu günden bu yana Türk müziği, klasik müzik, etnik, pop, rock, jazz gibi müzik türlerine özel konser ve dinletilere ev sahipliği yapıyor. Gelenekselleşmeye başlayan “Genç Çarşamba” konserleri Pera Cafe’de gerçekleşirken, ikinci kattaki salonumuzda oda müziği eksenli klasik müzik etkinlikleri gerçekleştiriyoruz.
    Türk Müziği’nin yaşayan en büyük ustalarından biri olan Prof. Dr. Alâeddin Yavaşca’nın danışmanlığında Türk müziğinin en önemli eserlerini dinleyicilerle buluşturuyoruz. Ayrıca müzemizin oldukça güçlü bir film ve video gösterim programı var. Pera Film, özellikle yabancı kültür sanat ataşelikleri ve belli başlı kültür kurumlarıyla işbirlikleri gerçekleştirerek hayata geçirdiğimiz bir program. Farklı zevklere ve ilgi alanlarına hitap eden bu gösterimlerimize katılımın her geçen gün arttığını görmek de bizi çok memnun eden bir gelişme.
    Çocuklar ve ileri yaştaki kişiler için gerçekleştirdiğiniz özel programlarınıza olan ilgiyi anlatır mısınız?
    Farklı yaş gruplarına hitap eden çocuk eğitim programlarımızla çocuklarımızı müzemizde konuk edebilmek bizim için çok önemli.

    Her yıl bu programlar çerçevesinde 10 bine yakın çocukla ve gençle buluşuyoruz. Bu programlar, aynı zamanda, belli ölçüde zihinsel engelli çocukların konuk edildiği eğitimleri de kapsıyor. Bu alanda, yerel yönetimlerle ve bu çocuklarımıza özel eğitim veren okullarla çalışıyoruz. Ayrıca 2014 yılından itibaren, Demans ve Alzheimer rahatsızlığı olan ileri yaşlı ziyaretçi gruplarına yönelik özel erişim programlarımızı hayata geçirmeye ve onları da sanatla buluşturmaya başladık.


    6
    ara

    AKILLI ARAÇLAR PARÇALANMAYI SEVER
    Çoğu insanın siyah beyaz görüntülerle hatırladığı bir zamandı, renkli televizyonların ortaya çıkması daha birkaç yıl alacaktı. Her ne kadar 1959 günümüz için oldukça geçmişte kalsa da o dönemdeki kayda değer sayıda fikir ve olay bugünü etkilemeye devam ediyor. Örneğin 1959, Fidel Castro’nun Küba’da iktidara geçtiği yıldı. Papa XXIII. John, Roma’da İkinci Vatikan Konseyi’ni toplamış ve bu durum Katolik Kilisesi’nde bir devrime yol açmıştı.
    Teknoloji ve tasarım dünyası da çığır açan gelişmelerden nasibini aldı. Uzay yarışı tam gaz sürüyordu ve Sovyet yapımı Lunik 2 roketi Ay’a inen ilk araç olmuştu. Dünya’ya geri dönersek, spiral koridorlarıyla Frank Lloyd Wright’ın Guggenheim Müzesi New York’ta açılmış ve mimarlık dünyasında büyük bir yankı uyandırmıştı. Bu arada otomobil tasarımında yeni çizgiler ve formlar ortaya çıktı. 1959, Mercedes 220, 220 S ve 220 SE’nin yanı sıra W 111’in piyasaya sürüldüğü yıldı ve bu araçların ilgi çekici kuyruk kanatları park etmeye yardım ediyordu. Estetik açıdan aracın gövdesi etkileyiciydi ve aynı zamanda o güne kadar yapılmış en güvenli araçtı. Bir otomobilde sadece önde ve arkada değil, ilk kez yolcu bölümünde de “Çökme Bölgesi (Crumple Zone)” kullanılmıştı. Bu, dünya otomobil üretiminde bir ilkti.

    Yenilikçilik hayat kurtarır
    Çökme Bölgesi sayesinde, bir kaza olması halinde aracın formu bozuluyor ve çarpışmanın yarattığı kinetik enerjiyi kontrollü bir şekilde yayıyordu. Yolcu güvenliği ile ilgili bu temel ilke mühendis Béla Barényi tarafından geliştirilmişti. Araç gövdelerinin olabildiğince sağlam yapılmaya çalışıldığı bir dönemde bu devrimci bir fikirdi. Akıllı araç parçalanmalıydı. Daimler-Benz’de genç bir mühendis olan Barényi daha II. Dünya Savaşı’ndan önce edilgen güvenliği geliştirmek konusunda çalışıyordu. Hayatını buna adayan Avusturya doğumlu Macar kökenli mühendis, çalışmalarını 1951’de DBP 854 157 numaralı patentle onaylattı. Patentin arkasındaki temel fikir, sürücü ve ön koltukta seyahat eden yolcunun çevresinde güvenli bir alan yaratmaktı. Sekiz sene sonra fikir kuyruklu Mercedes’lerde gerçeğe dönüştü. 1963’ten itibaren tüm yeni Mercedes araçlarda Barényi’nin icadı kullanılmaya başlandı ve kısa bir süre sonra diğer üreticiler de Mercedes’i takip etti. Mercedes’in güvenlik teknolojileri konusundaki öncü rolü de o yıllardan g ünümüze kadar devam etti. Sonuçlar kısa süre sonra kaza istatistiklerinde görünmeye başladı. Gittikçe daha fazla sayıda insan araç kullanmasına rağmen trafik kazalarında ölen insan sayısında düşüş vardı.


    7

    SİHİRLİ OTOBÜS PROJESİ
    (The Magic Bus Project), yoksulluk sınırının da altında yaşayan çocukların eğitim ve oyun programları yoluyla geliştirilmesi amacıyla çalışıyor. Özel bir girişim olarak başlayan proje, bugün “Laureus İyilik İçin Spor Derneği” tarafından destekleniyor ve Hindistan’ın en büyük yardım organizasyonlarından biri olarak faaliyet gösteriyor.

    ara

    Matthew Spacie’ye kalsa toplu taşıma dünyayı daha iyi bir yer yapmak için kullanılabilir. Ezilenler ve mağdurlar sadece bir otobüse biner, otobüs de onları daha güzel, güvenli yerlere götürür. Burada açlığa, yoksulluğa, şiddete ve umutsuzluğa ara verirler. Bu durum, kısa bir süre için bile olsa, onlara hayatlarını kalıcı olarak değiştirebileceklerine dair yeni bir bakış açısı ve umut verir.
    Spacie’nin bahsettiği otobüs kendisinin hayal gücünün bir ürünü değil, 48 yaşındaki bu İngiliz çoktan direksiyonun başına geçmiş bile. Hindistan’ın en yoksul çocuklarını hafta sonu için deniz kenarına götürmeye başlayalı 16 yıl olmuş. Onlar burada, hayatlarında ilk kez gerçekten bir çocuk gibi başka hiçbir şey düşünmeden gülmüş, yüzmüş ve mangal yapmışlar. Rugby oynamış, yürüyüş yapmış ya da basitçe ayaklarını kuma gömüp hayal kurmuş.
    Spacie, bu fikrinden ve ilk otobüs yolculuğundan hareketle çocuklar için çalışan ve yıllar içerisinde Hindistan’ın en büyük sivil toplum kuruluşlarından biri olan Magic Bus’ı (Sihirli Otobüs) kurmuş. Kendisi hâlâ Laureus İyilik İçin Spor Derneği tarafından desteklenen bu programın başında bulunuyor. Bu yıl Sihirli Otobüs tarafından başlatılan eğitim ve oyun programlarına ülke çapında haftada beş yüz bine yakın çocuğun katılması bekleniyor ve bu rakamın 2017’de bir milyona ulaşması hedefleniyor. “Çocukların sokaklarda yaşamasını kabullenmem mümkün değil” diyor Spacie ve ekliyor: “Dünyanın neresinde yaşıyor olurlarsa olsunlar, her insanın eşit haklara sahip olduğuna inanacak şekilde yetiştirildim.”
    Rahibe Teresa’nın İzinde
    Hindistan’daki ihtiyaç ve Spacie’nin ilgilendiği çocuk sayısı düşünüldüğünde iyimserliğinin ve enerjisinin işe yaradığına şüphe yok. Örneğin, 25 milyon gibi devasa bir nüfusa sahip Mumbai’de milyonlarca insan sokaklarda yaşıyor. Hindistan’da faaliyet gösteren sayısız yardım derneğine rağmen yoksulluk artmaya devam ediyor.

    Spacie’nin kendisi İngiltere’de iyi bir çocukluk geçirerek büyümüş ama Hindistan altkıtasındaki kenar mahallelere ait televizyonda gördüğü görüntüler onda silinmez izler bırakmış. Hindistan’a ilk olarak okulunu bitirdikten sonra seyahat etmiş ve Rahibe Teresa’nın misyonerlik hareketi için Kalküta’daki bir cüzzam merkezinde çalışmış. Spacie’ye, arkadaşları ve yaşıtları 18’lerinin doluşunu kutlarken kendisinin neden böyle bir sorumluluk aldığını sorduğunuzda: “Evet, bol bol empatiyle doğdum” diye cevaplıyor. Ayrıca dini inancı ve ailesinin de çok etkisi olmuş. Annesi, kökeni ne olursa olsun mahallelerindeki yoksul insanları desteklemek konusunda çaba gösteren birisiymiş. Babası orduda görev yapmış ve barış güçlerine katılmak için ısrarla üstlerine başvuran gerçek bir beyefendiymiş. Spacie, Kalküta’da bir yıl geçirdikten sonra İngiltere’ye dönmüş ve Nottingham’da coğrafya okuyarak mesleki yolculuğuna başlamış. Cleartrip isimli bir online seyahat portalı kurmuş ve o zamanlar Hindistan’ın en büyük seyahat şirketi olan Cox & Kings’te İşletme Müdürü olmuş. 1990’ların sonunda ise firma onu Mumbai’ye göndermiş.
    Kenar Mahalle Çocukları Seçkin Kulüple Buluşuyor
    Spacie boş zamanlarında Hindistan’ın en önemli kulüplerinden Bombay Gymkhana’da rugby oynuyormuş. Kulübün kapısının önünde, sokakta yaşayan 30 kadar genç varmış ve Spacie onlara favori sporunu tanıtmaya başlamış. Onları tanımak, yoksulluk konusunda bir fikir sahibi olmak ve bu gençlerin neden bu seçkin ve zengin kulübün önündeki tozlu alandan başka yaşayacak bir yer bulamadıklarını anlamak istiyormuş. Spacie kulüp müdürünü çocukları eğitmek konusunda ikna etmiş. Gençlerin ayaklarında terliklerle soyunma odasına giderken ki görüntüleri Spacie’nin aklına kazınmış: “Formalarını giyer ve sahaya çıkıp rugby oynarlardı. O kadar. Birden nasıl bir hayattan geldiklerinin bir önemi kalmazdı. Sahada oynarken hepsi birden oranın bir parçası haline gelirdi.” Haftada üç gün antremanın karşılığında Spacie gençlerden elini taşın altına koymalarını istemiş. Bir otobüs kiralayıp genç rugby oyuncularıyla birlikte Mumbai’nin kenar mahallelerine gitmiş. Her ziyaretinde 50 çocuğu hafta sonunda kendilerine katılmaları için davet etmişler. Çok uzağa gitmiyorlarmış ama bu kadarı bile çocukların günlük hayatlarına egemen olan zorluklardan uzaklaşmaları için yeterliymiş.

    Rugby’ci gençler kenar mahalle çocuklarının akıl hocaları rolünü üstlenmeye başlamış ve onlar için birer kahraman haline gelmiş. “Mumbai’deki çocuklar denizden üç kilometre ötede yaşayıp yine de hayatlarında bir kez olsun deniz görmemiş olabiliyor” diye açıklıyor bu durumu Spacie. İlk işi tam da bunu değiştirmek olmuş. İki yıl sonra Spacie bu iyi niyetli fikrinin yine de dört dörtlük olmadığını fark etmeye başlamış.
    “Çocukları üç günlüğüne cennete götürmek, sonra da geri götürüp cehenneme bırakmak pek mantıklı değildi” diyor ve ekliyor: “Pazar akşamları dönüşte çocukların yüzlerindeki ifadeyi görmek kahrediciydi.” 33 yaşında tek başına sokak çocukları için sürdürülebilir bir program yaratmaya girişmiş. Sonuçta ortaya eskiden sokak çocuğu olan 1500 kişinin aktif ve tam zamanlı, sekiz bin gencin de gençlik lideri olarak gönüllü çalıştığı Sihirli Otobüs çıkmış. Köylere ve kenar mahallelere giderek birkaç ay içerisinde buralardaki insanların güvenlerini kazanmışlar. İlk adım genelde bir çöplüğü temizlemek ve burayı çocuklarla futbol ya da rugby oynayabilecekleri bir sahaya çevirmek oluyormuş. Dernek ayrıca çocuklara ve kendi kendilerine yardım etmeleri için ailelere bir dizi faaliyet, oyun ve eğitim programı sunmaya başlamış. “Okula gitmenin ne kadar önemli olduğunu anlatıyoruz” diyor Spacie ve ekliyor: “Ayrıca çocuk evliliği ve AIDS gibi konular hakkında bilgi veriyoruz. Tıbbi hizmet veren kamplar ve temiz içme suyu veren tulumbalar kuruyoruz. Kısacası altyapı kuruyor ve topluluklar oluşturuyoruz.” Sihirli Otobüs yakın zamanda, yıllardır programlarına katılmış gençlere iş bulmak üzere ülke çapında 30 iş bulma merkezi açmış.
    Kuala Lumpur’dan Ödül
    Matthew Spacie bütün bunları, ancak başından beri onun yaptıklarına inanan Laureus Derneği gibi bir ortakla başarabilirdi. Sihirli Otobüs, 2014’te Laureus İyilik İçin Spor Derneği Ödülü’nü kazandı. Spacie, Malezya’nın başkenti Kuala Lumpur’daki törende ödülünü alıp, devasa sahnede yanında duran, tek parça kumaştan geleneksel Hint giysisi (Sari) içindeki genç bir kıza verdi.

    23 yaşındaki Parvati işletme okumuştu ve Sihirli Otobüs’te eğitmen olarak çalışıyordu. Parvati programa 11 yaşında, diğer milyonlarcası gibi ailesiyle Mumbai’de bir inşaat alanında yaşarken katılmıştı. Suları ve tuvaletleri yoktu. Kendisinden büyük kardeşleri 10 yaşında evlenmiş ve bir okulun içini bile görmemişlerdi. “Bugün” dedi ödül töreninde yaptığı konuşmada Parvati, “Kendi hikâyemi yazabiliyorum.


    5

    FARK YARAT!
    Yaşamı farklılaştıran, kim olduğumuza dair güçlü mesajlar barından önemli detaylar vardır. Bunlar bazen ne giydiğimizle bazen neyi nasıl yaptığımızla ilgili olabilir. Tutkularımızı ortaya koyan bu detaylar estetik anlayışımızı da şekillendirir. Moda alanında tutkunun ve estetiğin ustası Mehtap Elaidi ile podyumlardan İstanbul sokaklarına uzanan bir yolculuk için göz alıcı detaylara sahip yeni C 180 Coupé’den daha iyi bir seçenek düşünülemezdi.

    ara

    Mehtap Elaidi, Türkiye’nin moda alanında dünyaya açılmış önemli isimlerinden biri. 1965 yılında İstanbul’da doğan Elaidi, Boğaziçi Üniversitesi İşletme Bölümü’ndeki eğitiminin ardından içindeki moda ve tasarım tutkusunun peşinden gitmiş ve atölyesini açarak çalışmalarına başlamış. Aslında onun modayla kurduğu ilişkiyi özgün kişiliğinin belirlediğini söyleyebiliriz. Tasarımlarında trendleri takip etmek yerine uyarlamayı ve kendi tarzını oluşturmayı tercih ederek, kısa sürede sadık bir müşteri kitlesi edinmiş. Elaidi, moda ve tasarım aşkını; “Yaratmak ve içimdeki duyguları tasarımlarıma yansıtmak benim için en önemli şey” sözleriyle ifade ediyor. İşine karşı bu tutkulu yaklaşımı başarıyı da beraberinde getirmiş. Yıllar içinde dünya çapında tanınan bir tasarımcı haline gelen Elaidi, Mercedes-Benz Fashion Week Istanbul’da (MBFWI) “Mercedes-Benz Celebrates” olarak yer almaya hazırlanıyor. Moda dünyasında son derece önemli bu etkinlik için oldukça yoğun bir tempoda çalışmalarını sürdürürken, kendisine yeni C 180 Coupé ile eşlik ediyoruz.
    Spotlar altında…
    İstanbul’da baharın yavaş yavaş kendini gösterdiği, kışın kasvetinin dağılmaya başladığı bir gün yaşanırken, bu seneki MBFW Istanbul’un gerçekleşeceği Zorlu Center’da Mehtap Elaidi ile buluşuyoruz. İlk karşılaşmamızda öğreniyoruz ki Moda Tasarımcıları Derneği Başkanı olan Mehtap Elaidi, MBFWI sürecini de yakından takip ediyor. Yeni yeni tamamlanmak üzere olan etkinlik çadırına gerçekleştirdiği kısa bir ziyaretin ardından yanımıza gelen Elaidi, C-Serisi Coupé’yi kastederek; “Podyuma onu mu çıkarsak acaba” diyor. Bu sözlerden aracın dış tasarımının ne kadar etkileyici olduğu konusunda bizimle hem fikir olduğunu anlıyoruz. Gerçekten de C-Serisi Coupé, sportif ve güçlü yapısıyla spot ışıklarının altında hissettiriyor. Direksiyona geçen Elaidi, mesleki bir titizlik duygusuyla her detayı ayrı ayrı inceliyor. C-Serisi Coupé’nin lüks ve şık iç tasarımı da bu ilgiyi fazlasıyla hak ediyor. Mehtap Elaidi ve C-Serisi Coupé’nin bizi nereye götüreceğini düşünürken, yoğun planımızı öğreniyoruz:
    Hayatın içinden
    Yola çıktığımızda, ilk başta neden Afife Jale Sahnesi’ne gittiğimizi düşünüyoruz. Ama kısa bir sohbetin ardından Mehtap Elaidi’nin tüm koleksiyonlarının hayatın içinden önemli atıflara sahip olduğunu öğreniyoruz. Afife Jale de bunlardan biri. Son koleksiyondaki tasarımlarına tarihe yön vermiş, başarılı ve öncü kadınların isimlerini vermiş Elaidi. Bu yaklaşımı yeni de değil. Daha önceki koleksiyonunda yer alan gömlek tasarımlarına da Kandilli, Kalamış, Çamlıca, Sultanahmet, Galata, Balat, Maslak, Şişli gibi İstanbul’un farklı semtlerinin isimlerini verdiğini öğreniyoruz. Bu vesileyle İstanbul hakkındaki düşüncelerini merak ediyoruz. “İstanbul insana ya rutinler sunuyor ya da rutini bir anda, sert bir şekilde bölecek olaylar yaşatıyor. Beklemediğin bir anda, kahve içtiğin bir yerin yan kapısından, arkasında devasa bahçesi olan, tarihi bir hana ayak basıyorsun” sözleriyle yaşamın akışındaki sürprizleri önemsediğini anlatıyor ve İstanbul’un bu konuda oldukça cömert olduğunu hatırlatıyor. “Bu sürprizler bana ilham veriyor ve bunu işime yansıtırken buluyorum kendimi” sözleri ise Mehtap Elaidi’nin ilhamını hayatın kendisinden alan bir tasarımcı olduğunu gösteriyor. Sohbet akıp giderken, C-Serisi Coupé de yolda adeta süzülerek akıp gidiyor. Ortaköy’ün yoğun trafiği ilk kez işimize geliyor. Hem Mehtap Elaidi ile daha fazla konuşmak için vaktimiz oluyor hem de yoldan geçen herkesin bakışları altında, C-Serisi Coupé’nin içinde kendimizi bir yıldız gibi hissediyoruz.

    Farklı ve öncü
    Bu duygumuz gerçek bir yıldızın anısıyla karşılaştırılamaz elbette. Türkiye tiyatro tarihindeki ilk Türk kadın oyuncu olan Afife Jale’nin huzurundayız. Bu efsanevi ismin adını taşıyan tiyatro sahnesinde kısa bir fotoğraf çekimine katılıyor Mehtap Elaidi. Yanında son koleksiyonunda yer alan bir tasarımıyla, tarihin akışına yön veren tüm güçlü ve öncü kadınları selamlıyor adeta. Kendi tasarımlarının sırrını sorduğumuzda; “Farklı kalıplara sahip, giyen kadının kendini rahat hissettiği ve rahat ifade ettiği, modern bir tasarım çizgim olduğunu düşünüyorum ve bunu devam ettirmeye özen gösteriyorum” sözleriyle Mehtap Elaidi’nin de modanın öncü kadınlarından biri olduğunu anlıyoruz.
    Stil, konfor ve teknoloji
    Tekrar yola çıktığımızda Nişantaşı’ndaki atölyeye doğru yol alıyoruz. C-Serisi Coupé’nin sürüş konforu sağlayan tüm üstün özellikleri yolculuğumuzu daha keyifli hale getiriyor. Şehir içi ulaşımda akla gelebilecek her ihtiyaca yönelik çözümler ve sistemlerle donatılmış bir tasarım harikasından bahsediyoruz. Aktif Kör Nokta Yardımcısı, Çarpışma Önleme Yardımcısı, Aktif Park Yardımcısı, 360° Kamera Sistemi ve Geri Görüş Kamerası gibi hayatı kolaylaştıran birçok özellikle C-Serisi Coupé kendinizi güçlü ve güvende hissetmenizi sağlıyor. İç tasarımının insanı saran yapısı ve işçilikteki ince detaylar ise bu otomobili bir moda ikonu haline getirebilecek kadar iddialı. Siyah ve eyer kahvesi renklerdeki deri kaplamalara eşlik eden fırçalanmış alüminyum detaylar mükemmel bir uyumun göstergesi. Mehtap Elaidi de aynı fikirde olacak ki bu uyuma dikkat çekiyor ve ekliyor: “Mercedes-Benz stil ve konfor konusunda en beğendiğim markadır.” Hazır konu açılmışken otomobillerle arasının nasıl olduğunu soruyoruz: “Otomobil benim için yoğun iş temposunda rahatlama fırsatı bulduğum nadir alanlardan biri” yanıtıyla C-Serisi Coupé gibi bir aracın sağladığı rahatlığın ne kadar önemli olduğunu bir kez daha anlıyoruz. Mehtap Elaidi’nin bir Mercedes-Benz C220 CDI sahibi olduğunu öğrenince, yaşamı farklılaştıran detayların nasıl bir tutkuya dönüşebileceği geçiyor aklımızdan… Sohbetimizin en keyifli yerinde, atölyeye vardığımızı fark ediyoruz. Nişantaşı’nın yoğunluğu sarıyor çevremizi. Ama neyse ki, bizi dış dünyanın karmaşasından koruyan bir otomobilin içindeyiz. Atölyede ise bambaşka hareketlilik yaşanıyor. Hem yaklaşan MBFWI hazırlıkları hem de akşamki Paris seyahati hazırlıkları baş döndürücü bir şekilde sürüyor.
    Mükemmel uyum
    Uyumlu ve etkin bir ekip çalışmasına çok önem veren Mehtap Elaidi’nin son derce profesyonel bir ekibi var. Herkes yılda dört kere katıldıkları Paris’teki Tranoi Femme Fuarı için hazırlıkları tamamlamaya çalışıyor. Bu tempo düşmeyecek, çünkü dönüşte MBFW Istanbul başlayacak. Mehtap Elaidi’nin; “Türk tasarımcılarının global bir moda takviminde yer alması ve moda sektörünün gelişmesi açısından bu etkinliği çok önemli buluyorum” sözleri Mercedes-Benz’in moda dünyasına verdiği desteği de vurguluyor. MBFWI’da “Mercedes-Benz Celebrates” olarak yer alacak olmasını ise “Markam, ben ve ekibim için son derece gurur verici, o yüzden oldukça heyecanlıyız” sözleriyle değerlendiriyor. Bu noktada bir moda tasarımcısı olarak Mehtap Elaidi bir otomobil tasarlasaydı, nelere öncelik verirdi diye soruyoruz.

    Elaidi’nin; “Konfor, rahatlık, teknik donanım ve güvenlik unsurları en önemli konular olurdu” yanıtı bize bir otomobilden beklenen her şeyi anlatıyor. Elbette bir Mercedes-Benz otomobilin sunduğu her şeyi de ortaya konuyor. Moda ve otomotiv dünyasının birbirinden çok uzak gibi görünmesine rağmen fark yaratan detaylar konusunda ne kadar örtüşebildiğini düşünüyoruz. Bu nedenle Mehtap Elaidi ve C-Serisi Coupé arasındaki uyum bizi hiç şaşırtmıyor.
    Dinamik ve yenilikçi
    Mehtap Elaidi ile yolculuğumuzun son durağı için atölyeden ayrılıyoruz. Bu akşam Paris’e uçacak ve onu havaalanından C-Serisi Coupé ile uğurlayacağız. Tasarımları ABD, Fransa, İtalya, Almanya, Lübnan, İngiltere, Lüksemburg, Tunus, Suudi Arabistan, Mısır, Kuveyt, Dubai, Çin, Japonya ve Güney Kore gibi birçok ülkede satılan Mehtap Elaidi; “Ben her zaman yeniliğe, azim ve çalışmaya inanan biri olmuşumdur. Bu yüzden Türkiye’ deki moda sektörüyle ilgili de inancımı yitirmedim. Geldiğimiz yola baktığım zaman başarılarımızı görebiliyorum. Artık tasarımcılarımız ve markalarımız yurt dışı satışlara imza atıyorlar. Bu da çok gurur verici” sözleriyle içinde bulunduğu sektörün gelişimine ne kadar önem verdiğini gösteriyor. Modanın dinamik ve kendini sürekli yenileyen, tarih içinde kimi zaman devrimci adımlar atan yönünü düşününce Mehtap Elaidi ile çıktığımız bir günlük yolculuğumuz çok şey öğretiyor. Onun zarafeti ve mütevazı tavrı, gücünü tasarımlarına yansıtan duruşu, yaratıcılık gerektiren tüm alanlara örnek olacak türden. Benzer şekilde Mercedes-Benz’in tüm modellerinde ortaya koyduğu insan odaklı yaklaşım da otomotiv dünyasına örnek oluyor. Yeni C-Serisi Coupé’de zirveye çıkan bu yaklaşım, gelip geçmeyecek bir heyecan yaratıyor.


    7

    KAYIKLA
    gökdelenlerin arasında bir gezinti, bakir ormanların içinde telesiyej turu ya da *İlk Halklar’ın sanat eserlerini görmek için deniz taksisiyle yolculuk… Vancouver öylesine inanılmaz bir şehir ki, bu çeşitlilik içinde sıkılmak mümkün değil. Kültürel zenginliğini saymazsak, bu batı Kanada şehrinin doğal güzelliklerinin rakipsiz olduğunu söyleyebiliriz.

    ara

    Dalgalar hafif hafif teknelerin bordalarını yalıyor, martılar gökyüzünde daireler çiziyor ve denizdeki hareketlilik bitmiyor. Vancouver ise denizden bakıldığında devasa bir açık hava spor salonu gibi görünüyor. Suda gidip gelen yelkenliler, Granville Köprüsü’nün altından süzülerek geçen atletik kürekçiler, Sea Wall (Deniz Duvarı) kordonboyunda birbirleriyle yarışan koşucular, patenciler ve bisikletliler de bu görünümü destekliyor. Şehrin bu özelliğininin doğal bir sonucu olarak Vancouver sağlıklı insanlarla dolup taşıyor. Bu durumu en iyi Tessa Mul’un “Vancouver’lıların çoğu insanın canını sıkacak kadar fit” sözleri anlatıyor. Kum sarısı saçlara sahip 28 yaşındaki bu Hollandalı kano eğitmeni ve rehberi de bir gram fazla yağı olmayan o şanslı insanlardan biri. Mul, Kanada’nın batı kıyılarına altı yıl önce bir staj için gelmiş ve bu dinamik, çok kültürlü şehirde kalmaya karar vermiş. “Buradaki insanlar zamanlarını dışarıda geçirmeyi tercih ediyor” sözleriyle kapalı mekânlardaki kültürel faaliyetlerin ve eğlencenin ikinci planda kaldığını ifade ediyor. Mul, sular saçarak Stanley Park’tan geçen bir kanoyu göstererek, “Onların yerini işte bu alıyor” diyor. Görkemli ağaçlar, yosunlar ve eğrelti otlarıyla dolu geniş bir şehir ormanı olan Stanley Park’ın bulunduğu yarımada 19’uncu yüzyıldan beri doğal koruma alanı statüsünde bulunuyor.
    Vancouver’da insanlar, memleketlerinin güzellikleriyle övünürken genellikle iki milyonluk bu metropolün konumlandığı; fiyord benzeri koylar, yoğun ormanların örttüğü sahiller ve dağlardan oluşan muhteşem tabiattan bahsediyor. Şehrin konumu onu yürüyüş, dağ bisikleti, kayak ve snowboard gibi sporlar için ideal hale getiriyor. Burada, spor rutinleri haftada birkaç gün, 853 metre tırmanarak Grouse Dağı’nın civarında koşuya çıkmak olan insanlar yaşıyor. Bu nedenle şehirde outdoor kıyafetleri her yerde görüyorsunuz. Vancouver’lı moda tasarımcısı Nicole Bridger; spor tutkusunun şehirde yarattığı bu moda anlayışını “Gore-Tex montlar, polarlar ve koşu taytları Vancouver’ın neredeyse her köşesinde moda” sözleriyle anlatıyor ve ekliyor: “Bir moda tasarımcısı olarak bu bana bazı sıkıntılar yaratmıyor değil.”

    Çevreci Trendsetter’lar
    Bridger’in, günümüzde popüler olan tarihi mahalle Gastown’da, çıplak tuğla duvarlı, çeşit çeşit kitap ve dergilerin ziyaretçilerde davetkâr bir etki bıraktığı ışık bir butiği bulunuyor. 34 yaşındaki modacı, çevre dostu moda markasını “gündelik ama şık” ve “seksi ama rahat” olarak tanımlıyor. Koleksiyonları markanın Vancouver’daki kendi fabrikasında üretiliyor. Bridger kendisi için çıtayı oldukça yükseğe koymuş: Toronto’da bir mağaza açmak üzere ve onu daha fazlası takip edecek. Nicole Bridger bu yoğunluğu; “Müşterilerde şu anda büyük bir tutum değişikliği yaşanıyor” diye açıklıyor ve ekliyor: “İnsanlar *adil ticareti, çevre dostu kumaşları ve sürdürülebilirliği, modası bir sezonda geçmeyecek yüksek kaliteli kıyafetleri benimsemeye başladı.” Bridger ayrıca, bu gelişmenin lokomotifinin, 1971 yılında Greenpeace’in doğum yeri olan bu şehirdeki, büyük kısmı çevre ve sağlık konusunda bilinçli ve açık fikirli Vancouver’lılar olduğunu söylüyor. Konuşması, bir arkadaşı hafta sonu için planladıkları yürüyüş turuyla ilgili arayınca kesiliyor. Anlaşılan Bridger’ın kendisi de bir outdoor meraklısı. Tabii ki istisnalar mevcut. Ron Terada yüzünde bir tebessümle; “Yüzme bile bilmeyen bir insan olarak bu şehirde gerçekten sudan çıkmış balık gibiyim” diyor. 47 yaşındaki sanatçıyla, ofislerin arasında adeta saklı kalmış minik bir galeride karşılaşıyoruz. Küçük sergisini görmek isteyen herkes önce giriş katındaki kitapçıdan anahtar istemek zorunda. “Pek öyle ahım şahım bir yer değil” diye itiraf ediyor Terada, “ama burayı seviyorum” diye ekliyor hemen. Arkasında, isimlerini okuması çok güç bir fontla yeniden yazdığı **spagetti western’leri konu alan kurgusal film afişleri var. Kemik gözlüklerinin arkasına saklanmış sanatçı, kahvesinden bir yudum daha alırken “Vancouver garip bir şehir” diyor. Sözlerine “Jeff Wall, Stan Douglas ve Rodney Graham gibi dünyaca ünlü sanatçılarımız var, ama burada kimse varlıklarından bile haberdar değil” diyerek açıklık getiriyor.

    Ardından omuzlarını silkerek devam ediyor: “Ne de olsa vahşi batıdayız.” Ancak, “Made in Vancouver ibaresi uluslararası sanat piyasasında bir çeşit kalite garantisi anlamına geliyor” sözleriyle yaşadığı şehrin hakkını teslim ediyor. Belki de bu yüzden Terada, yaptığı eserlere üzerinde “Vancouver Şehrine Giriyorsunuz” yazan bir sokak tabelası ekliyor ve bu duruma ironik bir atıfta bulunuyor. Terada’nın bugüne kadar yaptığı en radikal işi Vancouver Güncel Sanatlar Galerisi’nde gerçekleştirdiği bir sergi olmuş. Bu sergide duvarlarda görülen tek şey, bu iğneleyici ve cesur sergiyi gönüllü olarak destekleyen sponsorların isimleri ve logolarıymış.
    Suşi ve Totem Direkleri
    “Atalarım Asya’dan geldi diye pirinçten yapılan kâğıtlar mı kullanmam lazım yani?” diyen Terada’ya göre kendi Japon kökenleri üzerine konuşmak pek önemli değil. Zira suşinin ve dim sum gibi Uzak Doğu lezzetlerinin hamburgerden çok daha fazla tüketildiği Vancouver’da Asya’dan göç etmiş atalara sahip olmak sıra dışı bir şey değil. Şehir merkezinde Çin kökenli dört yüz bin insan yaşıyor. Nüfusun çok daha küçük bir kısmı “İlk Halklar” denilen yerlilerden oluşuyor. Bazı yerli gruplar haklarının genişletilmesi konusunda halen Kanadalı yetkililerle mücadele etmeye devam ediyor. Antropoloji Müzesi’nin küratörü Pam Brown bu konuyu “Oldukça karmaşık bir süreç” olarak yorumluyor. “*British Columbia’da 196 farklı İlk Halklar topluluğu olması işleri daha da karmaşıklaştırıyor” diyen 62 yaşındaki küratörün kendisi de, Vancouver’ın kuzeyindeki bir adada yaşayan Heiltsuk ismindeki bir topluluktan geliyor.