Yukarı Çık

ic1

  • Düşünce, Yaratıcılık ve Teknolojinin  En İyileri

    Düşünce, Yaratıcılık ve Teknolojinin En İyileri

    Hem görecek hem duyacaksınız, 2014'ün Nobel'leri, Dijiyal ya da analog, otomobilin yüzyılı, İlayda Şamlıgil, Işık meselesi...

  • Bir Coupe'nin Zarafeti

    Bir Coupe'nin Zarafeti

    Bir spor otomobilin haraket kabiliyeti ve bir station wagon'un kullanışlığı: Merdeces-Benz CLS Shooting Brake

  • Kamyon Sürmeye Devam

    Kamyon Sürmeye Devam

    Nico Rosberg ve Lew Hamilton yarışlarının olduğu bir hafta sonunda Formula 1 araçlarına binmeden önce, takımın tüm malzemelerini nakleden kamyoncular bir haftalık çalışmayı çoktan bitirmiş oluyor.

  • Yüksekten Uçuyor

    Yüksekten Uçuyor

    Dünya'nın çevresini sadece güneş enerjisi kullanarak dolaşmak boş bir hayal gibi görünebilir fakat Bertrand Piccard, bunun yapılabileceğinden emin.

  • Kanatlanıp Gitmek

    Kanatlanıp Gitmek

    Bir efsane veda ediyor: Martı kanatlı son otomobil fabrika çıkısını bu yaz yaptı. Uzmanlar ve hayranlardan oluşan altı kişilik bir ekip bu süper otomobilin cazibesini anlatıyor.

  • Mercedes-Benz 300 SL Gullwing

    Mercedes-Benz 300 SL Gullwing

    Cengiz Artam'ın garajdan müzeye uzanan klasik koleksiyonu

  • Tek Nefeste...

    Tek Nefeste...

    Milli Sporcu ve serbest dalış rekortmeni Derya Can, İstanbul'daki ilk dalış gününü GLA 200 ile geçirdi.

  • Tasarım, Sanat ve Keyfe Dair

    Tasarım, Sanat ve Keyfe Dair

    Karaköy'ün ruhu Colonie, doğa kitabı, henüz tanışmayanların mekanı, Güneşin Aydemir, Nuri Bilge Ceylan, camın büyüsü, tarihten gelen ihtişam, eğlenceli tasarım



Mercedes-Benz İç Tasarım Şefi Hartmut Sinkwitz konuyu açıklarken “Yıllar içinde sürekli geliştirdiğimiz bu ayrıntıyla karakteristik görüntüyü de sabitlemiş olduk” cümlesini kullanıyor. Mesele, koltuk ayarı düğmesi ve bu düğme tek başına bile evrimin bir şeyi nasıl değiştirdiğini gözlemlememize yardımcı oluyor. 1980 S-Serisi’nde koltuk şeklindeki ayar seti heyecan yaratmıştı. 1984’te bu sete hafıza fonksiyonu eklendi (üst solda). Ayarın ön kapı panelindeki yeri yıllar içinde pek değişmedi, bununla beraber üretiminde kullanılan sert plastik, yerini zarif galvaniz kaplamaya bırakalı çok oldu. Ayarlama opsiyonlarının sayısı katlanarak arttı Bugünkü C-Serisi’nde isteğe bağlı olarak yer alan koltuk havalandırma sistemi ise o günlerde henüz hayal bile edilmemişti…

Sony lens tipi fotoğraf makinesi yelpazesini Wi-Fi üzerinden akıllı telefonlara bağlanan QX1 modeliyle genişletiyor. QX1’in 20,1 megapiksellik APS-C boyutlu Exmor CMOS sensörü kusursuz detayları yakalıyor.

Endüstri ürünleri tasarımı okuyan ancak daha sonra fotoğrafçılığa yönelen Fabian Oefner, sıklıkla ses dalgaları, ateş ve akışkan manyetik gibi saniyeler içinde kaybolup giden kısa süreli durumları sanat çalışmalarında kullanıyor. Oefner’in son projesinde bu yaklaşım yarış otomobillerinin cezbedici tasarımlarıyla buluşuyor. “Disintegrating and Hatch” isimli proje, zaman, mekân ve bir otomobilin çalışma mekanizması arasında geçen ilişkiyi anlatıyor. Oefner zamanın içinde donup kalan kısa anları 1954 model bir Mercedes-Benz’le birleştirerek yorumluyor. Sanatçı, istediği görüntüyü elde etmek için otomobili ayrı ayrı parçalara ayırıp, milyonlarca farklı görüntü elde ettikten sonra photoshop kullanarak onları birleştiriyor ve ana görüntüyü ortaya çıkarıyor. fabIanoefner.com

Mercedes-Benz, otoyollar gibi açık yollarda, sürücünün doğrudan katılımı olmadan sürülen 2025 model kamyonunu tanıttı. “Future Truck 2025” ismiyle tanıtlan model karayolu pilot kameralarını kullanıyor. Radar, yol koşulları, ortam analizi ve otomatik sürüş sensörleriyle donatılan bir sisteme sahip olan Future Truck 2025, ayrıca ahşap zeminleri, ortam aydınlatması ve çeşitli dokunmatik panelleri ile oldukça şık bir iç tasarıma sahip.  daimler.com

Yeni CLS’in (S.14) çoklu LED lambalı farları, far başına düşen 24 adet yüksek performanslı LED lambasıyla tam bir sanat eseri. Bu farlar 225 ayrı ortamın ışık seviyesine göre ışığını ayarlayabiliyor ve karşıdan gelen otomobillerin farlarına da anında tepki verebiliyor. Sonuç mükemmel çünkü önünüzde uzanan yolda göz kamaştıran hiçbir ışık yansıması oluşmuyor.

Otomobil tutkunları için arşiv niteliği taşıyan Önder Şenyapılı’nın Boyut Yayın Grubu’ndan çıkan “20.Yüzyılda Otomobil Tasarımı ve Tasarımcıları” isimli kitabında otomotiv tasarımının gelişimine öncülük etmiş ve tasarımlarıyla yüzyıla damgasını vuran otomobillerin, tasarımcılarının ve üreticilerinin önde gelenleri tanıtılıyor. 444 53 53    

Halda’nın ürettiği bu yarış pilotu saati hızı ve g kuvvetini hesaplıyor, aynı zamanda 150 farklı yarış pisti hakkında bilgi sağlıyor. Dijital bir kronometreden Zenith mekanizmalı lüks bir analog saate anında dönüşebiliyor.

2014’ün Nobel’leri, son olarak Barış Ödülü’nün de açıklanmasıyla sahiplerini buldu. Bu yılın Barış Ödülü, çocuk ve gençlere uygulanan baskılarla mücadele etmeleri ve tüm çocukların eğitim hakkını savunmaları nedeniyle Pakistanlı Malala Yusufzay’a ve Hindistanlı çocuk hakları savunucusu Kailash Satyarthi’ye verildi. Özellikle Malala Yusufzay, Pakistanlı kızların eğitim haklarıyla ilgili yaptığı çalışmalar nedeniyle Taliban’ın ölüm listesinde yer alıyordu. 2012 yılında uğradığı saldırıda yaralanan Malala Yusufzay, şu an İngiltere’de yaşıyor ve çektiği zorlukları “Ben Malala” adlı otobiyografik kitabında anlatıyor. nobelprize.org

Yakında piyasaya sürülecek Mercedes-AMG GT spor otomobil için özel olarak geliştirilen yeni AMG 178 4-litre V-8 çift turbo motor; akışı dengelenmiş zirkonyum alaşımlı silindir başlıkları, hafifçe dövülmüş pistonları ile giriş ve çıkış uçlarında çeşitli ayarlamalar yapılabilen iki adet sabit eksantrik mil de dahil olmak üzere motor sporlarına yönelik teknolojiyle dopdolu! Yüksek performans amaçlı olarak geliştirilen BlueDirect, 375 kW gibi etkileyici bir güç üretim birimiyle de dikkat çekiyor. mercedes-amg.com/webspecial/AMGgt

1

OTOMOBİL TUTKUNLARININ hayalindeki spor otomobil nasıldır?” sorusunun cevabı Mercedes’in güçlü motorlar yarattığı performans markası Mercedes-AMG’nin üretim üssü olan Almanya’daki Affalterbach’tan geldi. Mercedes-AMG GT; magnezyumdan yapılmış parçaları ve alüminyum bağlantı noktaları ile orta ön konumda bulunan çift turbolu motoruyla dikkat çekerken, kısa bir sürüşün ardından bile bağımlılık yaratma tehlikesi taşıyor.

ara

Mercedes-AMG GmbH’nin Yönetim Kurulu Başkanı Tobias Moers’in Affalterbach’tan çıkan bu yeni spor otomobilin ruhunu anlatması için, markanın “Yarışçıların elinden çıktı” sloganı tek başına yeterli olmuyor. Motoru orta ön konumda bulunan bu roketin detaylarını açıklarken, cümlelerini sık sık el mimikleriyle tamamlıyor. Moers’in ellerini hareket ettirirken çoğunlukla direksiyonu kavrıyormuş gibi yapması bir tesadüf mü bilemiyoruz. Ancak sohbet sırasında bile profesyonel bir yarış pilotu gibi, bir virajı alırken yapacağı herhangi bir hatayı, anında düzeltmeye hazır görünüyor.
Moers, Mercedes-AMG GmbH’nin Yönetim Kurulu Başkanı olmadan önce 2013’e kadar AMG’de Geliştirme Bölümü Şefi’ydi. Bu yüzden en yeni GT’nin ABD, Bonneville’deki kurumuş bir tuz gölü üzerinde gerçekleştirilen nihaî testinde direksiyona onun oturmasına şaşırmıyoruz. Moers bu iki kişilik otomobilin ardındaki felsefeyi ise şöyle açıklıyor: “Motor sporlarının cazibesini günlük hayata katmak istedik.”
Nürburgring’de tur rekoru
Mercedes-AMG GT’nin motor sesi bu felsefeyi destekleyecek şekilde yarış otomobillerini andırıyor ancak otomobilin görünüşü kesinlikle gündelik değil. Güçlü sekiz silindirin oluşturduğu bu ilginç uyumu, Mercedes-AMG Motor ve Aktarma Sistemleri Geliştirme Başkanı Christian Enderle adeta bir orkestra şefi gibi yönetiyor. Bu işitsel güç gösterisi AMG’nin Affalterbach’taki tesisinde, yere sabitlenen motor test standında sahneleniyor. Çift turbolu V8 güç ünitesinin performansı, ilk başta ancak kurşun ve ses geçirmez camın arkasından görünen egzoz sisteminin sıcak turuncu renkteki parlamasına bakarak tahmin edilebiliyor.
Enderle “Bu motor Nürburgring pisti için yeni bir tur rekoru kırdı,” diyor ve ekliyor: “Ancak o bunu henüz bilmiyor.” Bu motorlar “bir kişiye bir motor” prensibiyle üretiliyor; her bir güç ünitesi, tek bir mekaniker tarafından monte ediliyor ve son aşamada bu mekanikerin imzası motorun üzerine işleniyor.

Ardından motor şefi bir düğmeye basıyor ve güç ünitesinin sesi tesisin hoparlör sistemine aktarılıyor. Bir anda anlıyoruz ki motor aslında Nürburgring pistinin sanal bir kopyasında test ediliyor; otomobil az önce Nürburgring’deki zorlayıcı Hatzenbach kısmını geçtikten sonra şimdi Breitscheider Köprüsü’nde yokuş yukarı ilerliyor.
Ancak böyle olağanüstü sesleri deneyimlemek için Nürburgring pistinin Nordschleife kısmına gitmeye gerek yok. GT’nin sürücüleri ayarlanabilir egzoz flapları sayesinde güç ünitesinin sesini istedikleri anda değiştirebiliyor.
Yeni bir kıyas noktası oluşturmak
Modern bir spor otomobilin adeta kitabını yazan AMG GT; 463 PS güç üreten GT ve aynı silindir hacmine (3.982 cc) sahip olmakla beraber 510 PS güç üreten GT S olmak üzere iki farklı motor seçeneğiyle karşımıza çıkıyor. Sırasıyla 304 km/s ve 310 km/s olan maksimum hızlar, “hot inside V” prensibine uygun rakamlar olarak göze çarpıyor. Bu prensip turbo şarj ünitelerinin, “V” şeklindeki silindir yataklarının dışı yerine içine yerleştirilmesi anlamına geliyor. Bu sayede şarj üniteleri gerekli tepkimeyi motorun içinde yaratıyor. Bu durum, katalitik konvertörlere hava girişini ideal hale getirerek, düşük egzoz gazı emisyonuna sahip kompakt bir motor tasarlamaya olanak tanıyor. Otomobilde ayrıca kilitli diferansiyel ve yedi ileri oranlı, çift kavramalı şanzıman da bulunuyor. Şanzımanın ve çift turbolu V8 motorun orta ön konuma yerleştirilmesiyle, ön ve arka akslarda yüzde 47’ye – yüzde 53’lük ideal ağırlık dağılımı sağlanıyor. 1.540 kg’lık ağırlık, beygir başına düşen yükün 3 kg olmasını sağlıyor, bu da otomobili kendi sınıfında lider konuma getiriyor.
Şahlandıran tasarım
AMG GT’nin tasarımı, markanın hem geleneğinden (markaya özgü çift yüzgeçli hava çıkışları) hem de geleceğinden öğeler taşıyor. Yüksek performanslı LED farlar ve geniş kaputun altındaki agresif ön difüzör (dağıtıcı), markanın geleceğine ait dokunuşlardan bazılarını oluşturuyor.

Açılıp kapanabilen spoiler ile arkada yer alan ve her birinde 18’er LED bulunan sinyal lambaları otomobile ayrı bir güzellik katıyor. Navigasyon sistemi ve diğer fonksiyonlara ait antenler ise, otomobilin görüntüsünden taviz vermemek adına dışarıdan görülmeyecek noktalarda bulunuyor.
Bütün bu harika özellikler sonrasında, Mercedes-AMG Şasi Sistemleri Geliştirme Şefi Raphael Winter’a kulak veriyoruz. Kendisi bize, yeni GT’nin sağlam süspansiyonu hakkında detaylı bilgiler veriyor. Dikkatimizi özellikle, alüminyumdan yapılmış çift salıncaklı süspansiyonu bulunan sportif şasiye yöneltiyor. Winter, süspansiyonun, yüksek hassasiyetli direksiyon kontrolü sağlayan elastik ve kinematik hareket kabiliyetiyle özellikle övünüyor. Biz de motor sporları standartlarını yakalaması için üretilmiş bir otomobilden tam olarak bunu beklediğimizi söylüyoruz.
Yüksek teknolojiye sahip diğer bir özellik ise GT S’deki elektronik kontrol sistemleri, diğer adıyla AMG Şasi Kontrolörü (AMG Chassis Controller, ACC). Bu ünite, dinamik motor dayanakları ve arka aks aktarım dayanaklarının birbirlerinden bağımsız olarak çalıştırılmasını sağlıyor. Bu sayede bu parçalar o anki sürüş koşullarına göre, sürekli olarak ve milisaniyeler içinde, otomobilin hızlı gitmesi için otomatik olarak ayarlanıyor.
Tavize yer yok
Şu ana kadar gördüklerimiz, GT ve GT S’in ardındaki felsefeyi bize açıkça gösteriyor. İnce ayarlar üzerinde çalışmaya başlamadan önce mekanik temelin doğru olması şart. Bu otomobilde ince ayarların yapılmasını sağlayan sistemler arasında şunlar var: Sürüş sırasında söz konusu ayarların yapılmasını sağlayan üç aşamalı ESP ile otomobilin hızı ve yanal hızlanmasına göre tepki veren değişken direksiyon oranına sahip, hıza duyarlı spor direksiyon. Bunlara AMG GT’nin önemli unsurlarından olan malzeme seçimini de eklemek gerekiyor.


2

DÜNYADA OLDUĞU KADAR
Türkiye’de de giderek artan klasik otomobil tutkusu Yeliz Balıbey için aynı zamanda bir dede mirası olma özelliği taşıyor. Çocukluğunda otomobillerini kendisi tamir eden dedesi Osman Bey’le birlikte otomobil dünyasına adım atan Balıbey, şimdi “Klasik Kadın” oluşumuyla klasik otomobil dünyasına bir kadın eli değmesini sağlarken, bu kıymetli otomobillerle test sürüşleri ve turlar yapıyor.

ara

slasik otomobil tutkunuz nasıl başladı? Mekanik bilgisinin yanı sıra otomobillerine sevgisi de çok olan dedem Osman Bey, İETT’de eğitmen olarak çalışırdı. Bu nedenle kendi otomobilinin bakımını da kendisi yapardı ve bu süreçte ben de sürekli yanında olurdum. Eskiden şimdiki gibi yol yardım desteği bu kadar gelişmiş değildi; yine de yolda bir arıza olsa, biz orada uzun süre kalmayacağımızı bilirdik. Çünkü dedem önce otomobilin sesini dinler, sorunu tespit eder, ardından da tamir ederek tekrar yola devam ederdi. Ayrıca zaman zaman gittiği test sürüşlerine beni de götürürdü. Bu yüzden çocukluk anılarımda, artık bugünkü çocukların göremediği otomobil yedek parçalarından bolca var. Otomobillere olan ilgim sanıyorum dedesi ile çok vakit geçiren bir torun olmamın sonucunda doğal olarak oluştu. Bir de galiba klasik otomobiller vesilesi ile kılık, kıyafet, tavır gibi eskide kalan, özlediğimiz değerlere, duygulara bir parça daha yakın durabiliyorum.
Çekimini yapacağımız klasik otomobil hakkında teknik bilgi alabilir miyiz?
Birlikte Mercedes’in 1958 model 190D Ponton isimli otomobiliyle çekim yapacağız. Bu araç 4 ileri, koldan vitesli, manuel, benzinli, 4 kapılı, sedan bir model. Almanya’da Mercedes-Benz 220 modelinin popüler olduğu bir dönemde üretilen Ponton, çok ilgi görmesine karşın vergi yüksekliği sebebi ile beklenen satış rakamlarını yakalayamamış. Bu nedenle vergisi düşük tutularak otomobili daha ulaşılır kılmak amacıyla sadece iki yıl için 50 HP ve 1.897 CC’lik alternatif bir versiyonu üretilmiş. Çekimde yer alan araç, bakımlı ve sorunsuz bir otomobil. Bunun dışında dünyada az sayıda üretilmiş ve nadir bulunan bir model olması nedeniyle de ayrıca önemli.
Klasik otomobil sahiplerinin bir süreliğine de olsa araçlarını sizinle paylaşmaları zor olmuyor mu?
Ben klasik otomobil test etme konusunu çok önemsiyorum. Yarışlara veya turlara giderken bu otomobilleri sürüyorum. Ancak her klasiğin kendine has anıları vardır. O yaşanmışlıklar, bu otomobilleri daha da kıymetli kılıyor. Bu nedenle sahipleri için klasik otomobillerini bir başkasıyla paylaşmak kimi zaman düşündürücü olabilir. Fakat benim yaklaşımım her zaman güven üzerine kuruludur. Örneğin, yeni bir klasik kullanmadan önce sahibinden teslim alırken muhakkak ders alır gibi not tutar, sorular sorarım. Otomobilden gelen en küçük bir sesi, aklıma takılan her şeyi arayıp paylaşırım. Bu yaklaşımımı bildikleri için klasik sahipleri de gözleri arkada kalmaksızın otomobillerini teslim ederler.

Klasik otomobillere bakış açınızı öğrenebilir miyiz?
Klasik otomobillere bir açıdan baktığımızda endüstriyel tasarım tarihini, ürünlerin gelişimini çok net görebiliyoruz. Örneğin kontrol panelinin direksiyonun etrafına toplandığını klasik otomobillerde göemezsiniz. Dolayısı ile bugün hangi standart otomobile binersek binelim; direksiyonun sağındaki kolun silecekleri, solundaki kolun ise sinyalleri çalıştırdığını görürüz. Bu durum klasik otomobiller için geçerli değil. Klasiklerde bu fonksiyonlar otomobilin herhangi bir yerine saklanmış olabilir. Bir anlamda bu otomobilleri eğlenceli ve ilginç kılan da bu özellikleri diyebiliriz.
Mercedes 190D Ponton’da da benzer durumlardan söz edebilir miyiz?
Elbette. Mercedes’in bu güzel modelinde, otomobile bindiğiniz zaman jikle sandığımız şey aslında el freni; araba çakmağı sandığımız düğme ise jikle çıkıyor. Anahtarı çevirdiğinizde otomobil çalışmıyor, bir de ateşleme yapması için düğmesine basmak gerekiyor. Haydi otomobili çalıştırmayı başardık, yola çıkmak için sinyal vermek mi istediniz? Size bir ipucu; sinyal kolunu direksiyonun yanlarında değil, üstünde arayacaksınız. Ahşap direksiyon simidinin içindeki metal daireyi zarifçe sağa ya da sola itiyorsunuz. Aynı metale alttan hafifçe basarsanız, işte o korna. Silecek suyunun yerini de söyleyeyim; zira 40 yıl arasınız bulamazsınız, debriyajın yanındaki pedal. Bu arada sileceği çalıştıran düğme ise yukarıda. Anlatırken çok karışık geliyor ama kullanması tarif edilemeyecek kadar keyifli.
Klasik otomobiller açısından Mercedes-Benz markasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Klasik otomobillerle ilgilenmeye uzaktan uzağa göz kırpan fakat nereden başlayacağını bilemeyen herkese ilk önerebileceğim marka Mercedes-Benz’dir. Bir klasik olarak sahip olmaktan mutluluk duyulacak, sürüşünden veya sadece içinde yolculuk etmekten zevk alınan otomobillerdir. Mercedes-Benz’in yıllar içerisinde hep güçlü kalan marka imajı sayesinde klasik otomobil ile ilk andan itibaren kolayca duygusal bağ kurabilirsiniz. Klasik özellikleri taşıyan hangi Mercedes otomobili alırsanız alın, üretildiği zamanın ilerisinde bir teknolojiye sahip olduğunu görürsünüz.

Bir klasik otomobil ile yeni bir otomobil almak arasında satın alma anlamında fark görüyor musunuz?
Bir klasik otomobil sahibi olmak tamamen duygusaldır. İnsan, hayatın herhangi bir anında, hiç aklında yokken; otomobilin bir resmine, yanından geçerken esen rüzgarına, veya sesine aşık olur ve ona kavuşana kadar da iflah olmaz. Üstelik burada maddiyat, sanılanın aksine geri plandadır. Rüyalarının otomobiline bugün ulaşacak maddi imkânlara sahip olmadığı için yıllarca doğru anı ve imkânları bekleyen klasikçiler tanıyorum.
Satın alacak güçte olmak hemen kolayca rüyalarının klasiğine kavuşabileceğin anlamına gelmez. Nadir bulunan bir model olur kalbindeki, dedektif gibi araştırırsın. Pusuya yatıp beklersin; “tamam şimdi yakaladım” dersin, başkası kapar. Yorulursun ama vazgeçemezsin, divane gibi koşturur durursun ama bir de kavuşursan… Ah işte o zaman tadından yenmez; bir elinde bezle durmadan hohlayıp parlatırsın. Aksiyon, macera dolu romantik bir aşk filmidir klasik sevgisi.
Türkiye’de klasik otomobil konusundaki gelişmeleri ve girişimleri nasıl buluyorsunuz?
Türkiye’ de 10 sene içerisinde klasik otomobilcilik konusunda kişiler ve kurumlar bazında çok büyük gelişmeler oldu. “Eskiye rağbet olsa, bitpazarına nur yağardı” diye bir söz vardır ya; deyim yerindeyse “klasiklere nur yağdı”. Hasbelkader aileden kalan satılmamış otomobillerin yıllar içerisinde klasikleşmesi ile klasik sahibi olan bir nesilden; klasiği gözünden tanıyan, teknik ve tarihi özellikleri ile arayan, ticaretinin yapıldığı daha genç bir kuşağa ulaştık. Artık eski bir otomobil elden çıkartılması gereken bir “külüstür” den, “değerlendirilmesi gereken bir klasik otomobil”e dönüştü.


TEBOZEL-INNOVATION_TEKNE-V.2-21.5x28.indd


3

DÜNYANIN
prizden şarj edilen ilk lüks sedan modelinin piyasaya çıkmasını takiben, önümüzdeki yıllarda tüm Mercedes modellerinin bu versiyonları ile karşılaşacağız..

ara

mercedes-Benz S 500 Plug-in Hybrid modeliyle Øresund Köprüsü’nü neredeyse sessiz bir şekilde geçerken yaşadığınız sürüş deneyimini keyifli bir “deniz yolculuğu” ile karşılaştırabilirsiniz.
Yaklaşık sekiz kilometrelik uzunluğa sahip olan ve Danimarka ile İsveç arasındaki Øresund Boğazı’nda yer alan kablo destekli bu köprü, 2000 yılında açıldığında mühendisliğin yeni bir zaferi olarak görülüyordu. Aynı şey, şu anda onun üzerinden geçtiğim otomobil için de söylenebilir. Bu araç, hem gösterişli lüks bir sedan hem de Mercedes-Benz’in ilk prizden şarj edilen hibrit modeli olarak tarihteki yerini alıyor. Özellikle benzinli motorun çalışmadığı “süzülme” modunda hissedilen akıcı ve rahat sürüş, bu aracın en önemli özelliklerinden biri. Gaz pedalının iki kere titremesi bana ayağımı gazdan çekmem ve otomobilin keyfini çıkarmam için haber veriyor. Bu sırada benzinli motor kapanarak güç aktarım sistemiyle bağlantısı kesiliyor ve sadece elektrik motoru devrede kalıyor.
Bu yeni modelde teknik özellikler gibi sıkıcı olabilecek konular bile insanı heyecanlandırıyor. İki motorun ürettiği toplam 442 PS güç, otomobilin 100 km’de harcadığı 2,8 litre benzin ve 65 g/km’lik CO2 salınımı gibi değerler otomobil dünyasında yeni referans göstergeleri oluyor. Mercedes, S-Serisi’nde iki farklı hibrit model piyasaya sürmesine rağmen S 500 Plug-in Hybrid modeli, adındaki S harfine ayrı bir anlam daha yüklüyor: Sürdürülebilirlik.
Yedi ileri oranlı otomatik şanzımana bağlanan 333 PS güç üreten turboşarjlı V6 motor ile 116 PS güç üreten elektrik motorunun mükemmel etkileşimi otomobilin diğer tüm özelliklerinin önüne geçiyor. Bu etkileşim sayesinde güç aktarım ünitesi ve elektronik sistemler arasında bilgi akışı sürekli devam ediyor. Bunun sonucunda elektrik motoru ile içten yanmalı motor, yolun topoğrafik özellikleri ve trafik durumuna bağlı olarak beraberce ya da sırayla çalışıyor. Yolun eğiminden, hız limitleri ve trafik sıkışıklığına kadar birçok bilgi işleniyor ve hibrit güç aktarım ünitesi hangi motoru ne zaman devreye sokacağını hesaplıyor.
Öndeki araç yavaşlıyor ve aramızdaki mesafe kısalıyor; içinde bulunduğum S-Serisi otomobilin radarlı dinamik şarj sistemi etkinleşiyor ve güvenli bir takip mesafesini korumamı sağlıyor. Önümdeki gösterge enerji akışının yönünü gösteriyor. Bataryayı gösteren beyaz ok, elektrik motorunun enerji topladığını ve bataryayı şarj ettiğini belirtiyor. Hibrit sürüş modu ve E+ vites modu her seçildiğinde bu güç kazanma stratejisi kullanılabiliyor. Bu ikisi beraber kullanıldığında bu lüks sedanın her zaman en verimli enerji stratejisini seçmesi sağlanıyor.
S 500 Plug-in Hybrid, 40 yıldan uzun süredir üretilen S-Serisi otomobiller içinde bugüne kadar yapılmış en akıllı model olarak öne çıkıyor. Bu süre boyunca S-Serisi, ileri teknoloji otomotiv mühendisliğinin diğer adı oldu. 1978’de dünyanın bir seri üretim otomobilde kullanılan ilk ABS fren sistemi de bu seride yer aldı. 1981’deki sürücü hava yastığı ve 2005’teki radar temelli fren yardım sistemi de birer ilkti. Tüm bunları düşününce S-Serisi’nin 100.000’i aşkın bir rakamla dünyanın en çok satan üst sınıf sedanı olmasının sürpriz olmadığı ortaya çıkıyor.
Kısa bir kahve molasından sonra şehir içinde dolaşmanın ne kadar huzurlu bir deneyim olduğu ortaya çıkıyor. Otomobilin start butonuna basıldığında otomatik olarak ilk önce elektrik motoru çalışıyor. Başlangıçtaki bu sessizlik insanı şaşırtabiliyor; ilk anda hiçbir şeyin olmadığını düşünebilirsiniz ancak hemen ardından göstergelerin çalıştığını görüyorsunuz.

Ayrıca elektrik gücü sadece “süzülme” modu ya da düşük hızlardaki yolculuklar için değil, aynı zamanda ek güç sağlamak için de kullanılıyor. Plug-in Hybrid modeli, vites S modunda iken bu ikili güç fonksiyonunu devreye alıyor. Gaz pedalına basılma şekline göre elektrik motoru, benzinli motora destek olarak performansı arttırmak için kullanılabiliyor. Yolculuğum sırasında bu durumu otoyolda deniyorum ve beni koltuğuma yapıştırıyor. Otomobil hızını arttırırken, enerji akımı göstergesindeki oklar kırmızı renge bürünüyor; bu durum, arka aksa monte edilmiş bataryadan önemli miktarda enerji kullanıldığını gösteriyor.
Prizden Şarj Edilen Modellerin Öncüsü
S 500 Plug-in Hybrid gerçek bir öncü rolüne bürünüyor. Mercedes 2017’ye kadar piyasaya 10 farklı hibrit model sürmeyi planlıyor. Bu da neredeyse her dört ayda yeni bir hibrit otomobilin satışa sunulması demek. 2015’teki C-Serisi ile başlayacak hibrit modeller sonrasında E-Serisi ve en sonunda da arazi araçlarıyla devam edecek. Daimler yönetim kurulu üyesi Thomas Weber, hibrit araçların kısa zaman içinde benzinli ve dizel modeller kadar sıradan seçenekler hâline geleceğini söylüyor.
Şehre geri döndüğümüzde otomobili şarj etme zamanı geliyor. Arka tampondaki kapağı açıp kabloyu prize takıyorum. Otomobil, prizin voltaj ve akımına bağlı olarak iki ila dört saatte tamamen şarj oluyor. Bu modelin üretim süresi içerisinde S-Serisi Plug-in Hybrid’e bir de kablosuz, indüksiyon akımı ile şarj edilebilen versiyon katılacak.
Otomobili test ederken 100 km’de 2,8 litre olarak belirtilen yakıt tüketimi değerlerini yakalayamasam da bu sınıftaki yüksek performanslı bir sedan için iyi iş çıkardığım söylenebilir.


4

GÖREV TAMAMLANDI Mercedes-Benz’in F1’deki temsilcisi Mercedes AMG Petronas takımı, Formula 1 Dünya Şampiyonası’nı ilk kez kazanmanın gururunu yaşıyor. Uzun zamandır görülen en heyecanlı sezonda gelen bu başarının ardında Mercedes AMG Petronas pilotları Lewis Hamilton ve Nico Rosberg var. Birbirinden farklı karakterlere sahip olan ikili, Pilotlar Şampiyonluğu için kendi aralarında mücadele ederken, aynı hedef için kafa kafaya verince neler başarabileceklerini de ispatladı.

ara

formula 1 sürücüleri arasında şu anda lider konumda olan 29 yaşındaki Alman pilot Nico Rosberg’in her anı kameralar tarafından kaydediliyor. Yakaladığı başarının ardından bu kaçınılmaz durumla yaşamayı öğrenen Rosberg, Hockenheim pistinin padokunda kendisini seyreden 20 gazetecinin karşısında bir topu ayağı üzerinde dengede tutuyor. Hemen ardından topu havaya atıp ayağının üstüyle tekrar yakalıyor. Bu ufak egzersiz Rosberg’in yarış öncesi ritüelinin bir parçası. Her jesti, kelimesi ve hareketi medya tarafından izlenirken bile bundan vazgeçmiyor. Tüm bunlar Mercedes misafir binası önünde gerçekleşirken, binanın karartılmış camlarında “Dünya Kupası zaferinden dolayı milli takımımızı kutluyoruz” yazıyor. Sadece altı ay sonra Mercedes AMG Petronas bu kez kendisi dünya şampiyonluğunu kazanıyor. Sonucun belli olması için 19 yarışın tamamlanması gerekiyordu ancak takımın başarısının temeli, ilk yarışın çok öncesinde yapılan çalışmalara dayanıyor. 2014 yılı Formula 1’de yeni bir dönemin başlangıcıydı. V8’lerden turbolu 1.6 litrelik V6 motorlara geçilmesi ve hibrit güç sisteminin öneminin artması gibi teknik düzenlemeler, modern F1 yarışlarının 1950’deki başlangıcından bu yana yaşanan en büyük değişiklikler oldu. Rosberg “Yarış otomobilleri ile binek otomobilleri arasındaki farkı azalttık. Gelecekte seri üretim otomobillerin de turbo şarjlı hibrit motorlar kullandığını göreceğiz. Formula 1 bu teknolojinin gelişimi için bir platform sağlıyor.” diyor.
Nico Rosberg ve Lewis Hamilton yarışlardan önce daha kış testleri yapılırken sezonun favorileri konumuna geldiler. Mekanikerlerin çalışmalarına devam ettikleri sırada testlere giren Mercedes F1 W05 hibrit araç, yaklaşık 5.000 km ile tüm rakiplerinden daha uzun bir yol kat etti. Hamilton bu başarıda neyin önemli olduğunun altını şu sözlerle çiziyor: “Bu sezonki performansımız Mercedes’in yıllardır sürdürdüğü çalışmaların ürünüdür. Doğru insanlar, doğru zamanlarda, doğru yerlerdeydiler. Yıllar önce KERS hibrit sisteminin geliştirilmesi sırasında elde ettiğimiz uzmanlığı kullanmak bizim için büyük bir avantaj oldu. Şimdi bunun meyvelerini topluyoruz.”

Birbirleriyle yarıştılar
Mercedes AMG Petronas’ın 2014 sezonunda üst sıralarda yer alacağı daha Avustralya’daki ilk yarıştan belliydi. Yarışlarda ilk iki sırada Mercedes pilotlarının yer alması, rakiplerin Mercedes’in seviyesine kolay kolay çıkamayacağının göstergesiydi. Bahreyn Grand Prix’sinde Rosberg ve Hamilton’ın takımın başarısı için kimi zaman kendi aralarında girdikleri mücadele klasikler arasında yer aldı. Öyle ki geçmişte takımlarının başarıları için birbirleriyle bile mücadele eden Prost ve Senna ile Mansell ve Piquet çekişmelerine benzer bir durum tekrar yaşandı. Birçok kişi Rosberg ve Hamilton’ın kafa kafaya yarışmasının F1’de görülebilecek en güzel şey olduğunu düşündü. Anlaşılan Mercedes-Benz Motor Sporları Bölümü Başkanı Toto Wolff ve efsanevi pilot Niki Lauda’nın “Bırakalım birbirleriyle yarışsınlar” taktiği hayata geçirildi.
Hamilton’ın sezonun başında yakaladığı avantaj, Rosberg’in öne geçtiği Monaco’daki yarışa kadar sürdü. Rosberg bir süre bu pozisyonunu korudu ancak takım arkadaşıyla arasındaki rekabet de artıyordu. İtalya Grand Prix’sinde Rosberg’in üzerindeki baskı, etkisini gösterdi ve yaptığı iki hata Hamilton’ın yarışı kazanmasını sağladı. Ardından Singapur’daki gece yarışında kazandığı zafer Hamilton’ı sürücüler klasmanında tekrar zirveye yerleştirdi. Takım içi mücadelenin ne denli önemli ve tetikleyici olduğu, Hamilton’ın yarış sonrası duyduğu minnettarlığı göstermek için aracını öpmesinden de anlaşılıyordu. İki pilot arasındaki maratonu kimin kazanacağı sezon sonunda hâlâ belirsizliğini koruyordu. Belçika Grand Prix’sinde ikili arasındaki farklılıkların daha da çok ortaya çıkması üzerine Geliştirmeden Sorumlu Yönetim Kurulu Üyesi Thomas Weber bu durumu, “Pilotlarımıza nasıl hızlı sürüleceğini göstermektense arada bir onları dizginlemeyi tercih ederiz” sözleriyle yorumladı.

Farklı Karakterler
Mercedes AMG Petronas takımında şampiyonluğun iki adayının da hızlı sürüş konusunda derse ihtiyacı yoktu. Hamilton F1’deki sekizinci, Rosberg ise dokuzuncu sezonunu geçiriyordu. Sadece iki senedir takım arkadaşı olmalarına rağmen birbirlerinin sürüş tarzlarını ve zayıf yanlarını biliyorlardı. Ayrıca go-kart’ta yarıştıkları zamanlarda, Mercedes-Benz McLaren takımında iki yıl boyunca beraber yer almışlardı.
İkilinin motor sporlarına başlama hikâyeleri de birbirlerinden oldukça farklı. Rosberg’in kariyerinin temelleri, eski F1 Dünya Şampiyonu olan babası Keke Rosberg tarafından atılmış. Daha mütevazı bir başlangıç yapan Hamilton ise ergenlik yıllarında McLaren takım şefi Ron Dennis’ten kendisine destek olmasını istemiş. F1 kariyerine bu şekilde adım atan İngiliz pilot 2008’de Felipe Massa’yı geçerek McLaren Mercedes’le ilk şampiyonluk unvanını kazanmıştı.
Hamilton o zamanları anlatırken “2008’de Ferrari’ye karşı yarıştığım dönemde rakiplerimin yaptıklarıma nasıl tepki vereceklerini öngöremiyordum” diyor ve ekliyor: “Ancak takım arkadaşınızla rekabet ederken onun ne yapmayı planladığını her zaman öngörebilirsiniz. Bu daha karmaşık bir durum.”
Geçen sezon iki sürücü için de bir nevi gelişme dönemi oldu. Diğer birçok insanın aksine bu ikili, olgunluğa eriştiklerini küresel bir seyirci topluluğu önünde kanıtlamak zorunda kaldı. Buna bağlı olarak da baskıyla başa çıkmak için birbirlerinden farklı yöntemler kullanıyorlar.
Hamilton duygularını sınırsızca dışa yansıtmayı seviyor. Örneğin, sevgilisi Nicole Scherzinger’le ayrıldığı dönemlerde duyguları yüzünden okunuyordu. Bulldog cinsi köpeği Roscoe’yu en iyi arkadaşı olarak tanımlamaktan çekinmiyor. Dahası elmaslar, dövmeler, amatör R&B çalışmaları

Hamilton’un bazen yansıttığı kötü çocuk imajının parçaları olarak göze çarpıyor. Toto Wolff “Köpeğine, Los Angeles’a ve tüm diğer şeylere ihtiyacı olmadığını söylemek bir işe yaramıyor. Hamilton’ın bunlara ihtiyacı var, bunlar onun işini iyi yapmasını sağlıyor” diyor.
Öte yandan Rosberg bir politikacı gibi davranıyor. Röportajlarında kelimelerini dikkatli seçiyor ve duygusal konuşmalara girmiyor. Macaristan Grand Prix’si öncesi kendi yarış ekibinin çalışmalarına duyduğu minnettarlığı göstermek için onları barbeküye davet ederek, insanlara önem verdiğini göstermeyi ihmal etmiyor. Pistte olmadığı zamanlar sıklıkla tamir edilmiş bir Vespa ile Monako’daki evinin yakınlarında dolaşırken ya da eşi Vivian ile beraber Ibiza’da vakit geçirirken görülüyor. Rosberg, bu sporun en iyi karakterli insanlarından biri olarak kabul edilmesine karşın uzun bir süre boyunca Formula 1’de değeri en az bilinen pilot olarak görüldü.
Hiç kuşkusuz Rosberg ve Hamilton’ın kişilikleri pistteki performanslarına da yansıyor. Hamilton’un duygularının, onun en iyi performansını göstermesine engel olabildiği biliniyor; Rosberg’in disiplini ise duygularının önüne geçiyor. Ancak şampiyonluk şansının yüksek olduğu geçen sezon Rosberg, rakiplerine onların yöntemleriyle karşılık verebileceğini gösterdi. Wolff “Nico hep böyleydi. Neden yumuşak başlı biri olarak görüldüğünü anlamıyorum” diyor. Bazıları, Michael Schumacher ile takım arkadaşı olduğu dönemin onu olgunlaştırdığını ve daha iddialı olmayı öğrettiğini düşünebilir. Hatta kaskında eskiden kullandığı açık sarı yerine şimdiki agresif siyah tasarımının onun kişiliğindeki dönüşümü simgelediğine dair yorumlar da bunun bir sebebi olabilir.
Geçen sezonun şampiyonları olan F1’in bu iki yıldız ismine bir şeyi hatırlamalarını tavsiye ediyoruz: Formula 1 asla uyumaz. Eğer çalışmayı bırakırsanız geride kalırsınız. Eğer gelecek sezon Mercedes misafir binasının camlarında kendi isimlerini görmek istiyorlarsa Hamilton ve Rosberg’in çok çalışmaları, hem birbirleriyle hem de diğer takımlarla mücadelelerini sürdürmeleri gerekecek. Tabii medyanın gözü yine üzerlerinde olacak.


2


5

AMG Sürüş Akademisi
Kuzey İsveç’te -30°C sıcaklıkta, otomobillerin sınırlarını zorlayan benzersiz deneyimler sunuyor.

ara

dikkatli bir şekilde viraja girin. Gaz pedalına kısa ancak belirgin bir şekilde dokunarak otomobili kaydırmaya başlayın. Sonra direksiyonu virajın ters yönüne çevirin ve gazı azaltın.”
Aslında tarif etmesi bu kadar kolay olsa da uygulamada zamanlamayı tutturamıyorum ve arka tekerleklerin yol tutuşu gereğinden fazla azalıyor. Sonrasında otomobilin arkası sağa doğru savruluyor ve ben frene asılıyorum. Artık çok geç; şu anda yolda ters dönmüş durumdayım ve arkamdan gelen kar bulutu, donmuş göl manzarasını kapatana kadar gördüklerimin keyfini çıkarıyorum. Başımın dönmesi geçiyor ancak kulaklarımdaki uğultu devam ediyor. Telsizde Bernd Mayländer’in sesiyle gerçek zamana dönüyorum. Profesyonel bir yarışçı ve Formula 1 güvenlik aracı sürücüsü olan Mayländer bana kendi sürüşümle ilgili birkaç düzeltme öneriyor. Oysa ben her şeyin çok güzel başladığını düşünüyordum.
Otomotiv firmalarının yılın en soğuk aylarında test ler için sıklıkla kullandıkları Arjeplog’a seyahat ediyorum. Kullandığım yol İsveç’teki Lapland bölgesinden geçiyor. Yolun iki tarafında da ağaçlar uzanıyor. Mus geyiklerine dikkat etmemiz gerektiğini belirten uyarılar, kremayla kaplanmış gibi görünen doğanın dışında karşımıza çıkan tek şey olabilir. Bir süre sonra ağaçlar arasında bir açıklık seçiliyor. Yol ilerleyip, bu açıklığa ulaştığımızda İsveç’in kuzeyindeki Norrbotten bölgesinin çevresinde bulunan 8.000 gölden birinin; donmuş, bembeyaz yüzeyi parıldayarak beni selamlıyor.
Bu bölgede yapılan test sürüşleri Kasım ayı ortasından Nisan sonuna dek sürüyor. Arjeplog çok gizli otomobil prototiplerini en zorlayıcı koşullarda sınayan binlerce mühendisin yanı sıra buzlu bir kış parkurunda özel bir macera arayan otomobil tutkunları için de bir cazibe merkezi durumunda. Bu insanlar AMG Sürüş Akademisi’ne kendilerinin ve sürüş sanatının sınırlarını zorladıkları, dört günlük bir deneyim yaşamak amacıyla geliyor.
Katılımcılar Arjeplog’a varışlarından üç saat sonra donmuş gölün üstüne ilk kez çıkıyor. Şu anda buz üstünde 15 adet Mercedes AMG bulunuyor. Mayländer telsizden “ESP’yi kapatın” diyor.
ESP sistemi, S-Serisi otomobiller için buradan fazla uzakta olmayan bir yerde 20 yıl önce geliştirilmişti. Bu sistem otomobilin hedef değerlerinin gerçek verilerle uyumunu saniyede 150 kez kontrol ediyor ve sürücünün kontrol kaybı ihtimali olup olmadığını hesaplıyor.
Orta konsoldaki ESP butonunu basılı tutmak sistemi kapatıyor ve her şeyi değiştiriyor. Önceden rahatça gidebildiğimiz bu karlı yolda şimdi direksiyonun en ufak bir hareketi bile çivili lastiklere rağmen otomobilin kaymasına neden oluyor. Arkadan çekişli C-Serisi ve SLK model araçlar kullanan kursiyerler, arka tekerleklerinin kontrollerini neredeyse tamamen kaybediyorlar.

Heyecanlı sürüş
Düzen yeniden sağlandıktan sonra kurstaki 20 katılımcı otomobilleri paylaşmak için ikişerli olarak eşleşiyor. Bu insanlar buraya, bu tarz tehlikeli durumlara karşı geliştirilmiş ESP gibi teknolojilerin kontrolü olmadan hız yapmaya geldiler. Normal yollarda her gün denemedikleri şeyleri yaşamak, otomobillerini kaydırmak için buradalar.
Buranın yerlisi olan çalışanların kullandıkları buz araçları, AMG ekibinin yönlendirmesiyle gölün yüzeyinde beş pist hazırladı. Baktığınız her yerde kıvrımlı virajlar, yüksek hızla geçilecek bölümler ve şikan denilen yapay dönemeçlerle geçişleri yavaşlatan bölümler var. Bunlardan bir tanesi az önce kendimi ne kadar ralli pilotu gibi hissedersem hissedeyim daha gidilecek çok yolumun olduğunu gösterdi.
Bernd Mayländer bir mola sırasında “Bugün otomobiller sürücülere ne yapacaklarını söylüyor. İki gün içinde sürüşünüzü öyle bir noktaya çıkaracağız ki otomobillere ne yapacaklarını siz söyleyeceksiniz” diyor.
On dakika sonra telsiz yeniden cızırdıyor. Pistin diğer tarafındaki iki İngiliz sürücüden biri yardım istiyor. Kullandıkları A 45’in yanına gittiğimizde, kayarak yoldan çıktıklarını ve kardan yapılmış bariyerlerden birine çarparak durabildiklerini görüyoruz.
Tekerleklerle pistin arasındaki mesafeye bakınca otomobili itmenin bir işe yaramayacağı anlaşılıyor. Yol kenarındaki aracı piste geri çekmek için G-Serisi bir otomobil getiriliyor.
Otomobilleri düzgün sürmek için elimizden geleni yapıyoruz ancak çabalarımız beş eski yarışçı ve halen aktif olarak yarışan şef eğitmen Jan Seyffarth’tan oluşan Mayländer’in ekibine bir bebeğin ilk adımlarını hatırlatıyor olmalı. DTM yarışlarının eski yıldızı Mayländer’in kullandığı araçta bir tur atmak insanı roller coaster’a binmiş gibi hissettiriyor. Ben ön yolcu koltuğunda sağa sola savrulurken, onun virajları kolaylıkla ve benim yapabildiğimin iki katı hızda almasını seyrediyorum. Otomobil yoluna sürekli kayarak devam ediyor. Mayländer virajların arasındaki düzlükleri akıcı bir şekilde geçerken virajlara da doğru noktalardan giriyor. Eğitmenlerin her biri sürüş becerilerinin yanında iyi birer öğretme içgüdüsüne ve bu iş için gerekli olan sabra da sahip. Katılımcılara buzda sürüş dinamiklerini ve otomobil önden ya da arkadan kaymaya başlarsa bunu nasıl düzelteceklerini öğretiyorlar.
Mükemmel kaydırma için çok kısa zamanda birçok şeyin bir araya gelmesi gerekiyor. Bir sonraki turuma başlıyorum; Mayländer neler yaptığımı dikkatlice takip ediyor ve sadece “gaz” ve “fren” talimatlarını kullanarak telsizden benimle konuşuyor.

Her gün sadece dört saat kadar çalışmamıza rağmen akşamüstü kendimi tükenmiş hissediyorum. Zarif şekilde döşenmiş AMG Locası’na döndüğümüzde, eğitmenler kursiyerlerle deneyimlerine ilişkin sohbet ediyorlar. Kursa benimle beraber katılanların çoğu, bugün buz üstündeki ikinci ya da üçüncü sürüşlerini gerçekleştirdi. Otomobillerdeki veri analiz cihazları, her bir katılımcı için bireysel performans profilleri oluşturulmasına yardımcı oluyor. Hızlanma ve frenleme evrelerimiz görsel bir haritaya yansıtılıyor ve sürüş çizgilerimiz, profesyonellerin takip ettikleri ideal sürüş çizgileriyle karşılaştırılıyor.
Akşam olduğunda AMG Locası çoktan sessizliğe bürünüyor. Ayın üzerimizde parladığı bu rahatlatıcı ortamı kimse bozmak istemiyor. Kurs arkadaşlarımdan biri bir sürüş simülasyonunda tek başına tur atıyor. Benim bugünlük enerjim tükendi; odama gidip yatağıma uzanıyorum ancak burada bile kayma hissinden tam olarak kurtulamıyorum.

Ustalaşmak
Son günkü ilk dersin adı “ustalık eğitimi” ve ben kendimi ustalıktan çok uzak hissediyorum. Neyse ki Bernd Mayländer’in öğrettikleri etkisini gösteriyor. Otomobillerin birbirlerinden nasıl farklı hareket ettiğini yavaş yavaş anlıyorum. Örneğin C 63 Coupe Edition 507, kendisi gibi arkadan çekişli olan SLK 55’ten çok daha kolay kontrol ediliyor; SLK 55’in düşük ağırlığı ve kısa dingil mesafesi ona çabuk heyecanlanan bir yarış atının karakterini bahşediyor. Ayrıca A 45’e “canavar” lakabının takılmasının bir sebebi var.
Bu durumun zıddı olarak E 63 AMG S, sürekli devrede olan dört çeker sistemi sayesinde hatalarınızı en fazla affeden otomobil olarak öne çıkıyor. 585 PS güç üreten bir otomobil için yersiz olmasaydı onu “yumuşak başlı” olarak adlandırabilirdiniz.
Dünyanın bu kadar kuzeydeki bir noktasında karanlık çabuk çöküyor ve şu anda güneşten gelen ışık ancak solgun bir aydınlık sağlayabiliyor. Saat 14.00’te hava tamamen kararıyor, ısı -30 °C’ye düşüyor. Klima tam güçte çalışıyor, yine de camların dışında buz kristallerinin oluşmasını engelleyemiyor.
Şu anda otomobilin içinde yalnızım. Sallantılı sürüşümün yorduğu yol arkadaşım beni çoktan terk etti. Kafamdaki belirsizlikler yerlerini azim ve kararlılığa bırakıyor ve ben sadece kendi hırslarımı gidermeye konsantre olmuş durumda sürüşe devam ediyorum. Bütün gün süren çalışmaların ardından tekrar düzleştirilmiş buz yolda E 63’ün sınırlarını zorluyorum. Pistin sınırlarını belirleyen tahta saplı bayraklar farlarımın ışığında parlıyor. Otomobilin arkası kardan bir duvara tehlikeli şekilde yaklaşıyor. Gaza daha fazla yükleniyorum. Motor inliyor, onun 800 Nm’lik torku beni riskli bir durumdan kurtarıyor. Otomobil virajda bir anda yanlamasına ilerlemeye başlıyor. Merkezkaç kuvveti ile motorun gücü otomobili farklı yönlere itiyorlar, ancak dengedeymiş gibi görünüyor. Sonunda başardım. İşte “Mükemmel kaydırma”.


6

UYUMUN GÜCÜ:
Mobilya tasarımı konusunda dünyaca ünlü bir marka haline gelen Derin Sarıyer’le birkaç ay sonra tanıtacağı 2015 koleksiyonu öncesi buluştuk. Sarıyer, yoğun iş temposu arasında, Mercedes-Benz C 200 BlueTEC ile İstanbul sokaklarında keyifli bir yolculuğa çıktı.

ara

hayatta ne yaptığınız kadar nasıl yaptığınız da önemlidir. Profesyonel kariyerinizin sizi getirdiği noktada yaşam felsefenizden ödün vermeden ilerleyebiliyorsanız; işte o zaman başarılı biri haline dönüşüyorsunuz. Mutluluğu da beraberinde getiren bu durumu “uyumun gücü” olarak tanımlamak mümkün. Derin Sarıyer tüm dünyada tanınan ve birçok ödüllü tasarıma imza atan bir isim olmanın yanı sıra 14 aylık Aziz’in de babası. Son yıllarda hız verdiği müzik çalışmalarıyla da aynı zamanda taze bir müzisyen. İstanbul Moda’da doğan Sarıyer’in İstanbul’la ilişkisi de oldukça medeni. “Kompakt bir yaşam kurgulayabilirseniz yaşaması çok keyifli bir şehir” dediği İstanbul’dan Bilkent Üniversitesi İç Mimarlık ve Çevre Tasarımı bölümündeki eğitimi ve Capellini firmasında çalışmak için gittiği İtalya seyahatleri başta olmak üzere pek çok kez ayrılmış. Fakat her seferinde dönüp geldiği bu şehirde ömrünün sonuna kadar yaşamak istediğini açıkça söylüyor. Derin Sarıyer’i düşününce İstanbul’u anlatan gerçek duygunun, onda da sezilen uyum ve tutku olduğu söylenebilir.
YİNG-YANG
Derin Sarıyer, Savoy Ulus sitesindeki evinde güne başlarken, her sabah yaptığı gibi soluğu spor salonunda alıyor. Yaz aylarında gittiği tenis ve üyesi olduğu Moda Deniz Kulübü’ndeki yüzmenin dışında aksatmadan yaptığı fitness, günlük rutininin temelini oluşturuyor. Sitenin girişinde buluştuğumuzda siyahlar içinde karşımıza çıkan Sarıyer, bembeyaz C 200 BlueTEC ile adeta ying-yang etkisi yaratıyor. Yalın ve sade tarzının yanı sıra enerjisiyle de dikkatimizi çekiyor. Daha ilk anda ne kadar planlı biri olduğunu anlıyorsunuz. Bütün bir günü kafasında kurgulamış ve güne başlamak için de hevesli bir yaklaşım içinde… Bu durum, sabah sersemliğini üzerinden atmaya çalışan çekim ekibimize de enerji veriyor. Derin Sarıyer şu günlerde 2015 koleksiyonunun son hazırlıkları üzerinde çalışıyor. Böylesi yoğun bir tempoda teklifimizi geri çevirmeyen Sarıyer, tüm gününü Mercedes’le geçirmek için yola çıkıyor. Zira bugün ofisindeki tasarım toplantısının yanı sıra son yıllarda ismini farklı bir alanda duymamızı sağlayan albümleriyle ilgili bir stüdyo çalışmasına da katılacak. Günü Moda Deniz Kulübü’nde bir yemekle tamamlayacak olan Derin Sarıyer, C 200 BlueTEC’in direksiyonuna geçtiği anda otomobilin keskin ve sportif tasarımına uygun şekilde hepimizi güne hazırlıyor.
Yola koyulduğumuzda İstanbul’un eşsiz Boğaz manzarasına sahip sahil yolundan ilerliyoruz. Bebek’e geldiğimizde sağa sinyal veren Derin Sarıyer, İstanbul’la özdeşleşmiş bir mekânın önünde park ediyor. Kadıköy’ün ünlü Baylan Pastanesi’ni Bebek’te görünce şaşırıyoruz. Bu sırada çoktan sabah kahvesini ve atıştırmalıklarını almış olan Sarıyer, tekrar araca biniyor. Otomobil sahil yolu boyunca ilerlerken Derin Sarıyer, henüz 14 aylık olan oğlu Aziz’den bahsediyor. Onun doğumuyla hayatında ve yaşam tarzında olan değişiklikleri anlamak güç olmuyor. Her şeyin ötesinde bu aralar Derin Sarıyer’i mutlu eden en önemli şeyin “babalık” olduğunu görüyoruz. Bu keyifli sohbet otomobil Beşiktaş’ta, Akaretler yokuşunu dönene kadar sürüyor. Biraz ilerde caddeye bakan ve üzerinde Derin Design yazan geniş vitrinin önünde duruyoruz. Burası Derin Sarıyer’in dünyaca ünlü tasarımlarının yer aldığı bir showroom ve aynı zamanda ofisi.

TASARIM NEDİR?
İçeri girdiğimizde yüksek tavanlı geniş bir alanda çevremizi saran mobilyalar karşılıyor bizi. Koltuklar, masalar, ofis tasarımları… Her biri minimal ve ince çizgileriyle büyük bir uyumun görsel şölenini yaşatıyor. Hemen toplantı odasına geçen Derin Sarıyer, ekibindeki genç tasarımcılarla son koleksiyonunda yer alacak “Fek” isimli bir oturma birimi üzerinde çalışmaya başlıyor. Yüksek sırt bölümü ve altı parçadan oluşan asimetrik yapısıyla dikkat çeken bu tasarım, ortak alanlar için hayli ideal görünüyor. Çok klişe olacağını bilsek de Derin Sarıyer’e “Tasarım Nedir?” sorusunu bunca özgün tasarımla çevrelenmişken sormadan edemezdik. Aldığımız yanıt bildiğimiz her şey üzerine tekrar düşünmemizi sağlıyor. Derin Sarıyer kendinden gayet emin bir şekilde “Tasarım şimdidir. Bir işin, bir ürünün, bir çalışmanın tasarım olarak değerlendirilmesi için en başta kendi zamanını tanımlaması gerekir” diyor. Tasarım felsefesine ani bir dalışın ardından bu konuyu daha uzun düşünmek üzere ara verip, kapıda bekleyen Mercedes’e doğru ilerliyoruz. Sarıyer’in tanımına göre C 200 BlueTEC “Tasarım nedir?” sorusunun cevabı sayılabilir. Bizce kendi zamanının en iyisi…
ÖNLENEMEZ
Tekrar yola çıkışımız, Derin Sarıyer’le ilgili daha az bilinen ama oldukça ilginç bir yere götürüyor bizi. Son dört, beş yıldır çocukluğundan beri tutkuyla uğraştığı müzik çalışmaları için Oğuz Kaplangı’nın stüdyosuna. Derin Sarıyer 12 yaşında ailesinin aldığı gitar sayesinde her zaman müzikle iç içe olmuş. Tasarım kariyerinin öne geçtiği yıllar sonrasında “Neredeyse yapmak zorunda olduğum bir şeyi yapıyorum ve bu çok güçlü bir duygu” olarak tanımladığı müzisyenliğe de adım atmış. Söz ve müzik çalışmalarını hazırladığı parçalarının düzenlemelerini ise Oğuz Kaplangı yapıyor. Bugüne kadar “Güzel Şeyler Söylemek İsterdim”, “Yorulduysan”, “Herkes Bir Şey Biliyor” isimli üç single yayınlayan Sarıyer, şu sıralar yeni bir albüm üzerinde çalışıyor.
PÜR, SEK VE SAF
Stüdyodan çıkan Derin Sarıyer, akşam katılacağı yemek daveti için Moda Deniz Kulübü’ne doğru yol alıyor. Sohbetimiz sırasında kendi tasarımlarını tanımlarken sarf ettiği “pür, sek ve saf” sözlerini hatırlatarak araç için ne düşündüğünü merak ediyoruz. Çok net ve açık bir insan olan Sarıyer, otomobil dünyasıyla ilişkisinin teknik ve donanımın ötesinde çoğunlukla tasarım ve form odaklı olduğunu belirtiyor. Hâlihazırda sahip olduğu otomobilin Mercedes-Benz olduğunu öğrendiğimizde bugünkü sürüş deneyimini soruyoruz. Güçlü motoru ve kasa yapısıyla oldukça etkileyici bir otomobil olduğunu söyleyen Sarıyer, “Konfor, güç ve hızın melez bir karışımı” dediği aracın özellikle iç tasarımından etkilenmiş. Sarıyer sportif çizgilerin klasik bir konforla birleştiği iç tasarımda deri, ahşap ve alüminyum detaylardaki uyumun bir bütünlük yakaladığını düşünüyor. Ünlü tasarımcı siyah rengin hâkim olduğu otomobilin, insana kendini özel hissettirdiğini söylerken Moda Deniz Kulübü’nün park yerine giriş yapıyoruz. Biz Derin Sarıyer’le geçirdiğimiz keyifli günü düşünürken o da Mercedes-Benz C 200 BlueTEC’le vedalaşıyor.


7

KOPENHAG
doğayla iç içe, modern ve hayat dolu atmosferiyle son yıllarda dünyadaki birçok şehir planlamacısı için model haline gelmiş bir şehir. Üstelik İskandinav mutfağının gastronomi dünyasında yıldızının yükselmesi, Danimarka’nın başkenti olan bu güzel şehri, ağzının tadını bilenler için de bir cazibe merkezi haline getiriyor.

ara

güneş ışığı akşamın erken saatlerinde odanın dev penceresinden geçerek koltukları, heykelleri, etrafa yayılmış çizim ve planları aydınlatıyor. Bir metre yüksekliğindeki bu pencerenin dışında bir yük gemisi, rengi maviden yeşile karışan denizde köpükler çıkararak ilerliyor. Ufuktaki bir rüzgâr türbininin pervaneleri, yarı saydam bir daire oluşturuyor. Yelkenliler denizde ileri geri süzülüyor. Bu esnada Rosan Bosch, “Misyonumuz iş yerlerine ve kurumlara ferah alanlar sağlamak” diye söze başlıyor. Sonra çalıştığı şehir aklına gelmiş olacak ki, gözleri kısa bir anlığına parlıyor. Sözlerine “Bunu yapmak için doğru yerdeyiz” diyerek devam ediyor.
Bosch 44 yaşında bir tasarımcı ve sanatçı olarak uzmanlığını, şehir planlamasında geçmişteki sınırları ortadan kaldırmak için kullanıyor. Bu yaklaşım Kopenhag’da özellikle işe yarıyor çünkü bu şehrin kültürü, hareket ve esnekliği, hiyerarşik yapılar ve geleneğin önünde tutuyor. Bosch bugüne kadar birkaç okul, kütüphane ve üniversite binası tasarladı; hatta Lego firması için katlar arasında yerleştirilmiş kaydıraklardan kayılarak aşağı inilen bir ofis bile yaptı. Kendisi “Öğrenme isteği, en temel içgüdülerimizden biridir” görüşünü savunuyor.
Bosch oldukça sıra dışı okullar tasarlamış. Tasarladığı okul binalarında geleneksel sınıf odalarının yerine açık öğrenim alanları, dinlenme platformları ve öğrencilerin farklı amaçlarla kullanabilecekleri bölümler bulunuyor. Yıllar önce Hollanda’dan Øresund’a gelen Bosch, neşeli ve deneysel çözümleri seviyor. Bununla ilgili olarak şunları söylüyor: “Danimarka’daki ilk işim, ekonomi bakanlığı için yaratıcı ofis alanları tasarlamaktı. O dönemde hiç tanınmamama rağmen bu işi almıştım.” Bu anekdot Kopenhag’ı özetleyen bir durum aslında. Burada insanlar, meselelere alışılmadık yöntemlerle yaklaşmaya açıklar.
Birçok araştırmada dünyanın en yüksek yaşam kalitesine sahip şehri olarak gösterilen Kopenhag, yeni bir şehircilik anlayışının prototipi olarak karşınızda duruyor. Bu yönüyle bir tür araştırma laboratuvarını andıran şehrin bu benzerliği gün geçtikçe daha da fazla göze çarpıyor. Bu durumu şehrin sokaklarında kısa bir tur attığınızda bile görebiliyorsunuz.
Ağzına kadar dolu olan kafe ve barlar, parklarda güneşin tadını çıkaranların yanından gruplar halinde geçen koşucu ve bisikletliler, limanda kürek çeken insanlar; kaykaycılar, başörtülü kadınlar, sakallı hipster’lar ve şehrin yaşı ilerlemiş sakinlerinin ortak yaşam alanlarındaki birlikteliği Kopenhag’ın sosyal zenginliğini gözler önüne seriyor.
Kopenhag’ın günlük hayatında mimarinin insanlar üzerindeki etkisinden özellikle bahsetmek gerekir. Kopenhag Opera Salonu ve burada yaşayanların “Kara Elmas” dedikleri, cam ve granitten yapılmış devasa milli kütüphane binası gibi yeni binalar her gün yüzlerce ziyaretçi ağırlıyor.

Arne Jacobsen, Hans Wegner ve Louis Poulsen’in klasik tasarımları ise her yerde görülebiliyor.
Efsanevi şehir plancısı Jan Gehl’in ofisinde kamu alanları, peyzaj mimarlığı ve imar planı uzmanı olarak görev yapan Camilla van Deurs “İnsanlar içinde yaşadıkları şehri sevmeliler” diyor.
Üniversite öğretim üyesi, belediye danışmanı ve vizyon sahibi bir birey olan Gehl, fikirlerinin uygulanmasını sağlamak için on yıllar boyunca çalışmış. Şu an 78. yaşını süren Gehl, Kopenhag’ın dönüşümünün arkasındaki ana figürlerden biri olmayı başarmış. Artık yayalar ve bisikletliler için tasarlanmış bir şehir hayalini gerçekleştirmiş görünüyor. Bundan sonra Gehl ve ekibinin hedefi, bu başarı formülünü, dünyadaki diğer şehirlerde uygulanmasını sağlamak.
Gehl’in ekibinden Camilla van Deurs ve meslektaşları, sosyal bilimciler ve antropoloji uzmanlarından da yardım alarak Kopenhag ile ilgili binlerce istatistik toplamış. Bunlar arasında insanların nerede, ne kadar vakit geçirmek istedikleri, farklı kaldırım türlerine nasıl tepki verdikleri, ne zaman ve nerede güvende hissettikleri gibi bilgiler de yer alıyor. Bu çalışmayı 37 yaşındaki van Deurs “Biriktirdiğimiz detaylı bilgi, belirli problemlere uygun çözümler üretmemizi sağlıyor. Ayrıca çoğunlukla düşük maliyetli çözüm önerileri üretiyoruz” diye açıklıyor. Onu dinlediğinizde bir iyimserlik duygusu yaydığını hissediyorsunuz ancak bu iyimserlik saflıktan değil, planlı düşünmekten ileri geliyor. Van Deurs, Kopenhag’da daha önceleri birbirleriyle ilgisi olmayan bölgeler arasında doğru bir planlamayla bağ kurulduğunu söyleyerek sözlerine devam ediyor. Şehir büyüdükçe bu bölgeler birbirlerine yaklaşmış. Yeşil alanlar yaratılmış ve vatandaşların desteklediği teşebbüsler sayesinde önceleri sorunlu olan mahallelerde geliştirmeler yapılmış. Tabii ki Kopenhag’ı ziyaret etmek için Rosenborg Kalesi, Ny Carlsberg Glyptotek adlı sanat müzesi ya da Den Blå Planet (Mavi Gezegen) isimli yepyeni akvaryum gibi daha birçok neden var. Ancak birbirleriyle bağlantılı olan ve herkesin kullanımına açık doğal yollar, şehrin içinden geçen temiz su, iyi planlanmış kamu alanları ve çekici mimarisi bu çağdaş şehri eşsiz kılıyor. Şehrin planlaması bile onu ziyaret etmeniz için size başlı başına bir neden sunuyor.
Ancak güçlü bir değişime uğrayan tek şey Kopenhag’ın silueti değil. Burada yaşayan insanların davranışları da zaman içinde farklılaşmış. Bunun nedenlerinden biri de Kopenhag’da gurme kültürünün benimsenmesi. Kopenhag’ın önemli mekânları arasında sayılan ve gurme kahveler konusunda uzmanlaşmış The Coffee Collective’in dört kurucusundan biri olan 40 yaşındaki Peter Dupont, “İnsanlar iyi yemek ve şarap ister hale geldi” diyor. Dupont’un şu anda şehir merkezinde iki dükkânı var. Biri popüler adreslerden Jaegersborggade Sokağı’nda, diğeri Israels Plads’daki (İsrail Meydanı) üstü kapalı çarşı alanında bulunuyor. Dupont sözlerine “Noma olmasaydı bu gelişim neredeyse imkânsızdı” diye devam ediyor. Noma, geçmişte birkaç kez “Dünyanın En İyisi” seçilmiş bir restoran. Dupont’a göre Noma, neredeyse tek başına Kopenhag’ı yemek kültürü ve gastronomi dünyasının zirvesine taşımış. Noma’dan sonra İskandinav mutfağı, gurme yemek konusunda ilerleme kaydetmiş ve Kopenhag adeta lezzet düşkünlerinin merkezi haline gelmiş.

Bu gelişimin izleri The Coffee Collective’de de görülüyor. Öyle ki mekanın kurucuları, kendi işleri için trend olmaya başlayan ilkelere göre hareket ediyor. Ürünlerinin doğal olmasına, adil ticarete ve sadece en iyi kahve çekirdeklerinin kullanımına önem veriyorlar. Kendi özel ürünleri olan ve espresso makineleri için fazla ince sayılan kahveleri, filtreler aracılığıyla titizlikle demleniyor. Bu işlem normalden çok daha yavaş bir kavurma süreci sonunda ortaya çıkan narin aromaları koruyor. Dupont “Kahvelerimiz sık rastlayamayacağınız bir tatlılık ve saflığa sahiptir” diye açıklamada bulunuyor. Ancak daha yüksek hedeflere ulaşmak istediğini de gizlemiyor: “Kahve konusunda potansiyel tatların çok azını keşfettik” diyor. Dupont’u dinledikçe Kopenhag’ın yeni tatları ortaya çıkaracak bu tarz deneyimler için en uygun yer olduğunu hissediyorsunuz.
Bolca Sakal
Kopenhag’daki değişimi yansıtan ilginç detaylardan biri de insanlar arasındaki iletişimde kendini gösteriyor. Birkaç yıl öncesine kadar sakalları Tokes’unki (altta) gibi görünen biriyle sokakta karşılaştığınızda yolunuzu değiştirmeniz tavsiye edilirmiş. Şimdilerde, dövmelerle dolu kollar ve uzun sakallar sosyal yaşamda kabul görüyor, hatta havalı bulunuyor. Sıcakkanlı, arkadaş canlısı ve iyi mizaçlı bir insan olan 31 yaşındaki Tokes “İşin aslı, tıpkı bu şehirdeki birçok hipster’a benziyorum” diyor. Bu sözlerinden şehrini, Vesterbro’yu ve insanlarını sevdiği anlaşılıyor. Bir zamanlar şehrin “kötü” olarak nitelendirilebilecek bölgelerinden biri olan Vesterbro, hâlâ bazı sorunları bulunsa da her geçen gün popülerleşiyor. Şehrin en çok rağbet gören barlarından biri olan Lidkoeb Bar’a da ev sahipliği yapan bu bölge aynı zamanda Tokes’in de yaşadığı yer. Tokes “Burada farklı sosyal gruplardan gelen birçok insana rastlıyorsunuz” diyor. Her gün insanları ağırlayan Lidkoeb ise oturma odası rahatlığında, üç katlı bir mekânda hizmet veriyor. Müdavimlerinin çokça sevdiği geniş kokteyl menüsünde Lidkoeb’e özgün birçok içecek bulunuyor. Aynı anda 28’den fazla kişinin içeride bulunmasına izin verilmeyen en üst katta ise yumuşak ışıkla aydınlatılan bir viski barı yer alıyor.
Øresund’un yıldızı
Noma’nın eski şefi olan Torsten Vildegaard, Studio isimli restoranını 2013 sonbaharında açtıktan sonra üç ay gibi kısa bir süre içerisinde Michelin yıldızı almasıyla tanınıyor. Bu konuda duygularını açığa vurmayan bir ifadeyle “Ben hırslı bir insanım, bakalım ikinci yıldızımı ne zaman alacağım” diyen Vildegaard, kendi yemek konseptini “Sınırları olmayan İskandinav mutfağı” olarak tanımlıyor. Vildegaard, mutfağında restorana yakın bölgelerden gelen malzemeleri tercih ediyor ancak bunu bir kural olarak görmüyor. Onun hafif ve modern yemekleri, mutfak sanatının en iyi örnekleri olarak göze çarpıyor. Kuzukulağıyla servis edilen kuzu eti ve bergamotla servis edilen keler balığı gibi zekâsını gösteren karmaşık yemekler de üreten ünlü şef “Ancak tabağınızda arada sırada düzgün bir parça et bulunması iyidir” diyor. Arkadaş canlısı garson ekibi de düşünüldüğünde, Kopenhag’da yemek yemek için bugünlerde Studio’dan daha iyi bir alternatif olmadığı söylenebilir. Ancak siz yine de Bektaşi üzümlü Granita’nın bir çiçek vazosunda getirilen sosunu gördüğünüzde şaşırmayın.


Petlasilan snow_235x320