Loading...

Ne kar ne yağmur, yalnızca belli belirsiz bir sis ve inceden kendini hissettiren keskin bir soğuk. Ocak neredeyse bitmek üzere… İstanbul’un ara sokaklarında geçmişe doğru bir yolculuktayız. Bazen bir şekilde yolun bizi getirdiği, bazen de özleyip yolumuzu düşürdüğümüz eski İstanbul’un kalbinde; Süleymaniye Camii’nin gölgesindeyiz. Mimar Sinan’ın bu güzel eseri, her buluşmamızda yıllara meydan okurcasına heybetinden hiçbir şey kaybetmeden önümüzde dikiliyor. Avlusundan içeri adım atıyoruz. Kimsecikler yok… Saat daha sabahın 10.00’u. Herkes işinde gücünde. Yalnızca biz, etrafı şaşkın gözlerle izleyen bir kedi ve bizim gibi Sinan’ın eserinin ihtişamından başı dönen birkaç turist. Bu defa içine değil, arkasına, Haliç tarafına geçiyoruz. Şehir pus içinde ve günlük telaşında. İstanbul kaç yüzyıldır hep değişirken Süleymaniye hep aynı… Üzerine inşa edildiği devasa kayanın bir parçası gibi yükseliyor.

Sokağa dönüyoruz. Onlarca yıldır aynı köşede bulunan, belki sadece vitrinleri değişen büfeler, dükkânlar ise yeni bir günün, gelecek müşterinin hazırlığı içinde. Cam silenler, sandalyeleri hızla kapısının önüne atanlar, belki bir tost yiyip çay içeriz, diye bizi içeriye buyur eden garsonlar… Herkes ekmeğinin peşinde.

Süleymaniye’yi ardımızda bırakıp Vefa’ya doğru yol alıyoruz. Soğuk kendini iyiden iyiye hissettiriyor. Ancak bize kalırsa İstanbul’un her defasında beni kendine hayran bırakan manzaraları kış mevsimiyle daha uyumlu. Sanki Ahmet Hamdi Tanpınar ve Yahya Kemal, büyük bir geçmişten artakalanların hüznünü yaşayan bu eski sokakları, bir kış günü adımladı. Sanki Ara Güler, İstanbul’un emekçilerini; Eminönü’nün yükünü sırtlayan hamalları, İstanbulları taşıyan sandalcıları, Boğaz’ın sularına ağını atan balıkçıları muhteşem kadrajlarla böyle bir havada bize armağan etti. Sanki Orhan Pamuk, şehrin hüzünlü manzaraları hakkındaki romanını bir kış günü yazdı. Kış, İstanbul’un manzaralarını daha bir tamamlıyor.

Köşeyi döndüğümüzde neredeyse ıssız olan bir sokakta eski bir bakır kalaylama atölyesi çıkıyor karşımıza. Bu atölyeyi, bu yorgun yüzleri Ara Güler, ne güzel fotoğraflardı, diye düşünmeden edemiyoruz. Ustalarla sohbete koyulduğumuzda atölyenin yıllardır bulunduğu bu dükkândan tahliye edileceğini öğreniyoruz. Yüzlerindeki umutsuzluk ve belirsizlik biraz da bundan.

Vefa’ya yaklaştıkça, sokakta gördüğümüz insan sayısı da giderek artıyor. Herkes gibi biz de o meşhur dükkânın kapısından içeri atıyoruz kendimizi. Vakit neredeyse öğlen olmak üzere. Meşhur Vefa Bozacısı her zamanki gibi kalabalık. Elindeki pazar torbasıyla kapıyı hızla açan yaşlı kadın, cam kenarına, sokağı gören bir masaya kuruluyor. Kadının yer bulmadaki kıvraklığı, çabucak sandalyesine oturması, dükkânın acemisi olmadığını gösteriyor. İki genç aşığınsa etrafla pek ilgisi yok, kendi evrenlerinde birbirleriyle baş başa gibiler. Vefa’nın kalabalığı ya da bu ünlü bozacının soğuk kış günlerindeki canlılığı, buğulu camlar içinde saklanan zamanı hissettiriyor bana. Belki de her defasında vapura atlayıp tırmandığım bu sokaklara gelme nedenim biraz da bu duygudur.

Bir kış günü yolumuzu buralara düşürüp ihtişamıyla çevresini çepeçevre saran görkemli Kırmızı Mektep’e, Fener Rum Okulu’na şöyle bir bakmamak olur mu? Yönümüzü Balat’a çeviriyoruz. Semt, son yıllarda kazandığı dizi platosu unvanını hâlâ koruyor. Son olarak “Çukur” isimli dizi, semti iyice popülerleştirdi. Ama tesadüf bu ya, Kırmızı Mektep’le buluşmamızda yanımıza yaklaşan bir çift bambaşka bir soruyla şaşırtıyor bizi: “Cennet Mahallesi’nin çekildiği sokak neresi?”

Dar sokaklar, eski evler, sokaklara uzanan renk renk çamaşırlar… Terlikleriyle evinin önünde koşturan çocuklar bize tur rehberliği yapmayı öneriyor. “Çukur”un meşhur sokaklarını gezdirebileceklerini söylüyorlar. Turist gibi görünüyoruz demek ki… Elindeki ekmeklerle eve dönen kadınlar, seyyar satıcılar, köşe başında sohbete koyulan ihtiyarlar, her şeyin dışında gibi. 50 yıldır yaşadıkları bu eski evlerin ve adımladıkları sokakların bu derece rağbet görmesine bir anlam veremiyor gibiler. Yine de üst taraftaki gerçek hayat ile alt taraftaki sosyal medya fonu meşhur kafeler garip bir şekilde bütünleşmiş. Dahası Balatlılar da bu tezatlığa alışmış.

Balat’ın dik yokuşlarından sahile iniyoruz. Restore edilip geçtiğimiz yıl açılan meşhur Demir Kilise’yi, Stevi Stefan Kilisesi’ni ziyaret ediyoruz. Güzel bahçesi cam bir zemin gibi önümüzde uzanan Haliç ile uyumlu. İçerisi ise her şeyi yenilendiği ve demirden olduğu için pırıl pırıl. Bu kilisenin Bulgar Ortodoks’ları için anlamı büyük; Bulgarlıklarını ilk olarak bu kilisede ilan etmişler. Stevi Stefan Kilisesi ilk olarak tahtadan yapılmış. Daha sonra ise Avusturya’da yapılıp nehir ve deniz yoluyla getirilen demirlerle Haliç’in kıyısına monte edilmiş. 500 tonluk bu yapı, sarı pirinç simgeleri, avizeleri ve boyalarıyla gözümüzü kamaştırıyor.

Demir Kilise, bir güne sığdırdığımız İstanbul’un kalbine yolculuğumuzun son durağı oluyor. Kiliseden çıktığınızda havanın iyiden iyiye soğuduğunu görüyoruz. Artık sıcak bir çay içmenin; gün boyunca çektiğimiz fotoğraflara bakmanın vakti.

2019-02-19T16:21:29+00:00

This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.

This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.