Loading...

CLS

Sahne sanatlarının farklı branşlarını başarıyla icra eden biri olarak hikâyeniz nasıl başladı?
Hayallerimle… Balerin bir annenin çocuğu olduğum için sahne tozunu çok küçük yaşlarda yuttum. Çocukluğum, annemin koreograflığını yaptığı opera ya da bale eserlerinde provaları izleyerek geçti. Daha o yaşlarda sahneyi kendime çok yakın hissediyordum. Sahnede dansçıları, şarkı söyleyen, tiyatro yapan oyuncuları gördükçe sahnede olmak ve bu sanat dallarının hepsini yapmak istediğime karar verdim. Hedefin bu kadar kapsamlı olması beni; dans, şarkı ve oyunculuğun bir arada olduğu müzikal tiyatroya yönlendirdi. Ailemin de desteğiyle 16 yaşında eğitim için ABD’ye gittim.

Türkiye’ye dönüşünüz nasıl oldu?
Lise, üniversite ve master eğitimimi ABD’de tamamladıktan sonra New York’ta yaşamaya ve bir ajansa bağlı olarak çalışmaya başladım. Bir menajerim vardı ve çok güzel teklifler almaya başlamıştım. Ancak 11 Eylül saldırısından sonra ülkede yaşanan kaotik dönemde çalışma vizem yenilenmedi. Ben de illegal yollarla ABD’de kalmak istemedim. Bu nedenle ABD’ye tekrar dönmek üzere Türkiye’ye geldim.

16 yaşında ABD’ye giden Ayça Varlıer, lise eğitimini bu ülkede tamamladı. Ardından yine ABD’de yarı burslu olarak Hartt Shcool Of Music’te müzikal tiyatro eğitimi aldı. Harvard Üniversitesi’nin Moskova Sanat Okulu’yla ortaklaşa yaptığı program dâhilinde beş ay Moskova’da, iki yıl Boston’da kalarak oyunculuk master’ı yaptı. Oyunculuğun yanı sıra profesyonel olarak şarkıcı ve besteci kimliğiyle müzikal kariyerine devam ederken, İstanbul Senfoni Orkestrası ve TRT Caz Orkestrası başta olmak üzere D-Marin Turgutreis Uluslararası Müzik Festivali’nde İzmir Senfoni Orkestrası, Altın Portakal Film Festivali’nde Antalya Senfoni Orkestrası, Bursa Senfoni Orkestrası ve Ephesus Brass orkestralarında solistlik yaptı.

Hayal kırıklığı yaşadınız mı?
Açıkçası çok istemeden geldim. Çünkü benim hayalim yurt dışında bir şeyler yaptıktan sonra ülkeme dönmekti. Kendimi şanssız hissettim. Şimdi düşündüğümde bu şanssızlığın bana bambaşka bir yol açtığını görüyorum. Türkiye’de ilk yıl çok zorlandım ve üzüldüm, fakat hızla adaptasyon sürecine girdim. Oyunculuk kariyerim için öncelikle Türkçe diksiyon üzerine çalışmalara başladım. Hemen ardından Fahir Atakoğlu ve Orkestrası’na dâhil oldum. 2013 ve 2014’te Japonya turnelerine katıldım. Müzik kariyerim de böylece başlamış oldu. Sonrasında 2015 itibarıyla Devlet Opera ve Balesi’nin prodüksiyonu olan Batı Yakası Hikâyesi’nde oynamaya başladım. Eş zamanlı olarak Gümüş isimli TV dizinde yer alıyordum. Sahne ve dizi serüvenim iki buçuk yıl sürdü. Devam eden zamanda Hisseli Harikalar Kumpanyası, Harbiye Açıkhava’da rock müzikaller ve Broadway’den İstanbul’a Müzikaller gibi birçok projede yer aldım. Dokuz yıldır da Leyla’nın Evi isimli oyunda oynuyorum. Yakında, yeni ve farklı projelerde olmak için son oyunumu oynayarak Leyla’nın Evi’ne veda edeceğim.

ABD deneyiminizi düşündüğünüzde oradaki oyunculuk anlayışını nasıl tarif edersiniz?
ABD’de ya da aslında tüm dünyada oyunculuk çok yönlü olmayı gerektiriyor. Yurt dışında bu işi yapanlar bir dizide oynuyorsa bir yandan da Broadway’de sahneye çıkıyor, hafta sonları konser veriyor. İşin sırrı “multi task” bir yaklaşım gösterebilmekte yatıyor.

Türkiye’deki durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’de bir oyuncu bir dizide oynuyorsa sadece dizi oyuncusu olmaya devam ediyor, başka hiçbir şey yapmıyor. Çok yetenekli insanlar var ama çok yönlü oyunculuk kültürünün güçlenmesine ihtiyaç var. Örneğin oyuncuların yabancı dil öğrenmesi, ses eğitimi alıp şarkıcılık yapması, dizi projelerinin yanı sıra tiyatro yapması, ekip kurup kendi projelerini hayata geçirebilmeleri lazım. Özetle üretkenliğin artması gerekiyor.

Sektör açısından ne tür bir fark görüyorsunuz?
En temel farkın yasal haklar konusunda olduğunu söyleyebilirim. Ben Türkiye’ye geleli 15 yıl oluyor. Geldiğim yıllarda burada sendika, oyuncu hakları ve teliflere ilişkin düzenlemeler gündemi çok fazla meşgul etmiyordu. Oysa yurt dışında, özellikle ABD’de bu alanlardaki çalışmalar yıllar öncesine dayanıyor. Örneğin ben şu an ABD’de Equity Actors Union isimli oyuncu haklarını savunan büyük bir sendikanın üyesiyim. Bu sendikaya üye olabilmek için, eğer belirli okullardan mezun değilseniz, iki bin saat sahne deneyiminizin olmanız gerekiyor. Bu, emeği ve bu işe gönül vermiş kişileri yücelten bir yaklaşım. Türkiye’de böyle bir durum yok. Bir kontrol mekanizması da yok. Son yıllarda dizi setlerinde yaşanan kazalardan sonra bu alanda sendika faaliyetleri hareketlenmeye başladı. Oyuncuların, yönetmenlerin, yazarların, teknik ekiplerin haklarına yönelik daha etkin çalışmalar yapılıyor. Bu durum sektördeki herkesin daha verimli çalışmasını sağlıyor. Ancak Türkiye’de sahne sanatlarında verimlilik anlamında halen gerideyiz.

Oyuncuların yaklaşımının bu konulara etkisi var mı?
Elbette. Örneğin Türkiye’de dizi oyunculuğu çoğu zaman küçümseniyor ya da oyuncular tarafından bile dizi oyunculuğu maddi getirisi nedeniyle tercih edilebiliyor. Hepimiz, “Keşke tiyatro yapma imkânı olsa, dizilerde oynamasam” açıklamalarını duymuşuzdur. Ben buna asla katılmıyorum. Yer aldığım tüm dizi projelerine, hayat verdiğim tüm karakterlere aşkla yaklaştım. Esasında diziler oyunculuk açısından bir avantaj da sunuyor. Her hafta yeni bir senaryo geldiği için oyuncunun her seferinde kendini sınama fırsatı doğuyor. Ben her hafta senaryoya bakıp oynadığım karakterin nereye gideceğini kestirmeye çalışıyorum. Çünkü ucu açık bir durum söz konusu ve oyuncunun yetenekleri ve yaklaşımı belirleyici oluyor. Oyunculuğun pekiştirilmesi açısından dizi oyunculuğunun iyi bir fırsat olduğuna inanıyorum.

Ayça Varlıer 2017 sezonunda TRT ekranlarında izleyiciyle buluşan Kalk Gidelim isimli komedi dizisinde Ufuk Özkan, Mehtap Bayri ve Erkan Sever ile başrolü paylaşıyor. İlk kez bir komedi projesinde yer alan Varlıer, dizide Nurca Dal karakterini canlandırıyor. Ayça Varlıer bugüne kadar; “Fosforlu”, “Leyla’nın Evi”, “Hekate’nin Şarkısı”, “Sil Baştan”, “Hisseli Harikalar Kumpanyası”, “Batı Yakası’nın Hikâyesi” tiyatro oyunlarında; “Kehribar”, “Zeytin Tepesi”, “Kalbim Dört Mevsim”, “Behzat Ç.”, “Geniş Aile”, “Sonbahar”, “Gümüş”, “Karım ve Annem” dizilerinde ve “Mavi Gece”, “Olur Olur”, “Taş Mektep”, “Havva Durumu”, “O Şimdi Mahkûm” filmlerinde rol aldı. 2013 yılında ise ilk stüdyo albümü Elif’i yayınladı.

Yeni sezonda hangi projelerde göreceğiz sizi?
Bu sezon, ailece hazırladığımız Tahir ile Zühre isimli çalışmanın müzikal konserini gerçekleştirdik. Sadece bir kez seyirci ile buluşan Tahir ile Zühre, oldukça güzel tepkiler aldı. Eylem Pelit’in müziklerini, Şevki Onat’ın librettosunu yazdığı, Ablam Aslı Varlıer Pelit’in tüm dekorlarını ve halkla ilişkiler çalışmalarını üstlendiği, benim de başrolde olduğum güzel ve özel bir çalışma oldu. Projede ayrıca Seyyal Taner, Onur Turan, Barbaros Büyükakkan, Renan Bilek gibi kendi müzikal kimlikleriyle başarılar yaratmış önemli isimler yer alıyor. Önümüzdeki sezonda İstanbul, Ankara ve İzmir’de müzikal olarak sahneye koymayı planlıyoruz. Tahir ile Zühre aslında bir masal. Nazım Hikmet’in de üzerine bir şiir yazdığı bu Anadolu masalını, detaylı bir araştırma sonucu modern müziklerle izleyicinin beğenisine sunmaya hazırlanıyoruz.

Hayalini kurduğunuz, sizi heyecanlandıran bir proje var mı?
Bir sene sonra hayata geçirmeyi planladığım, tek kişilik müzikli bir oyun projesi var. Kadın teması üzerine yoğunlaşan bu projeyle öncelikle Almanya ve ABD olmak üzere global bir işe imza atmak istiyorum. Bunun zamanının geldiğini düşünüyorum. Tüm birikimimi yansıtabileceğim, farklı ve benzeri olmayan bu proje için oldukça heyecanlıyım.

Ayça Varlıer, Zülfü Livaneli’nin kitabından uyarlanan “Leyla’nın Evi” adlı oyunuyla; 15. Afife Tiyatro Ödülleri’nde “Yılın En Başarılı Müzikal/Komedi Kadın Oyuncusu”, 16. Sadri Alışık Ödülleri’nde, “Yılın En Başarılı Yardımcı Kadın Oyuncusu”, Yeküv Vasfı Rıza Zobu Tiyatro Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu”, 11 Direklerarası Seyirci Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu” ödüllerine ve “Fosforlu” ile 21. Sadri Alisik Ödülleri’nde “Yılın En Başarılı Müzikal Kadın Oyuncusu” ödüllerine layık görüldü.

Hayata karşı güçlü duruşunuzu nasıl açıklıyorsunuz?
Her şeyden önce sevgiyle büyümek gerekiyor. Sonrasında insanın kendisiyle barışık olabilmesi için farkındalığının gelişmesi önemli. Bu beraberinde kendinize duyduğunuz güveni ve gücü de getiriyor. Güç, koruma kalkanlarının olması anlamına gelmiyor. Hayata ve kendimize karşı şeffaf olabildiğimiz sürece güçleniyoruz. Bu sayede kendi ayaklarımız üzerinde durabildiğimiz ölçüde hayatla mücadele edebiliyoruz. Bu süreçte de hata yapmaktan korkmamak ve kendine yatırım yapmak gerekiyor.

Sanatla bu kadar iç içeyken hayatta sizin için önemli diğer konular nelerdir?
Yaptığım iş dışında ruhumu besleyen ve beni tazeleyen şeylerin başında hayvanlar geliyor. Özge Özder ve Aslı Tandoğan ile birlikte kurduğumuz “Bana Göz Kulak Ol” isimli bir derneğimiz var. Bu dernekte hayvan hakları ile ilgili farkındalık yaratmayı amaçlıyoruz. Beş yılda “Kürkünü Çıkar, Vicdanını Giy!” projemiz, “Satın Alma, Sahiplen” gibi ses getiren kampanyalarımız oldu. İnsanları bu anlamda bilinçlendirmeye çalışıyoruz. Her projemizde de barınak hayvanlarına maddi destek sağlamaya çalışıyoruz.

Sporla da aranızın iyi olduğunu biliyoruz…
Babam eski bir voleybolcu, 30 yıldır da tenis oynuyor. Sporcu bir aileden geldiğim için spor her zaman hayatımda önemli oldu. Bu zamana kadar yoga, pilates, fitness yaparken, geçen yıl Akyaka’da Kitextreme kitesurf okulunun sahibi ve Türkiye Şampiyonu Taner Aykurt ile kitesurf derslerine başladım. Bir yıldır kitesurf yapıyorum, Taner hoca sayesinde müthiş bir gelişim sağladım ve bu spora âşık olduğumu söyleyebilirim. Yeşil ve mavinin içinde rüzgarla, denizle iç içe geçirdiğim anlar terapi gibi geliyor. Bu özgürlük hissini seviyorum.

İyi bir şoför olduğunuzu da duyduk…
İlk ehliyetimi ABD’de aldım. Orada yaşadığım dönemde sürekli otomobil kullanıyordum. Türkiye’de daha çok Muğla’da bulunduğum zaman otomobil kullanıyorum. Neredeyse her gün Sakar Geçidi’nin virajlı yolunda, müzik eşliğinde araç kullanmayı seviyorum. Bu yolu her kullanışımda da muhteşem manzaranın bir fotoğrafını çekmeden ayrılmıyorum.

Çekimde size eşlik eden CLS 400 d 4MATIC AMG’yi nasıl buldunuz?
Mercedes-Benz’in bu modelini ilk kez kullandım ve kendimi sanki bir uçak kokpitindeymiş gibi hissettim. Mercedes-Benz lüksü, gerçek konforu ve teknolojiyi her zamanki gibi mükemmel şekilde bir arada sunuyor. Benim için keyifli bir sürüş deneyimi oldu.

2018-11-02T17:25:02+03:00

This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.

This Is A Custom Widget

This Sliding Bar can be switched on or off in theme options, and can take any widget you throw at it or even fill it with your custom HTML Code. Its perfect for grabbing the attention of your viewers. Choose between 1, 2, 3 or 4 columns, set the background color, widget divider color, activate transparency, a top border or fully disable it on desktop and mobile.