Yukarı Çık

ic1

  • Gücün Sesi

    Gücün Sesi

    Yeni Mercedes-AMG CLA 45 4MATIC’in motorundan çıkan ses en çok DJ ve prodüktör Eva Shaw’ı etkiliyor olabilir.

  • Formula 1342

    Formula 1342

    Brackley ve Brixworth’taki fabrikalarda 1.250 civarında çalışan…

  • Mükemmel Kondisyon

    Mükemmel Kondisyon

    Direksiyon başında olmak mı, CEO kontuğunda oturmak mı?

  • Yeni SLC Trendi

    Yeni SLC Trendi

    2016 Sonbahar / Kış Sezonu moda dünyasını pastel pembe, mavi, ekru ve toprak tonlarıyla selamlıyor.

  • Gelecek Şimdi ve Burada

    Gelecek Şimdi ve Burada

    OTONOM SÜRÜŞ, geçmişte akıllara bilim kurgu film ve romanlarını getirse de günümüzde bu teknoloji hayatımızın içinde yer alıyor.

  • Sahnenin Hakimi

    Sahnenin Hakimi

    Genel Müdürü Murat Abbas denetim ve finans alanında başladığı kariyerini, çocukluk tutkusu olan müzik ve kültür-sanat alanında başarıyla devam ettiriyor.

  • Batan Güneşin Toprakları

    Batan Güneşin Toprakları

    Dijital çağın kalbinin attığı Bay Area’da (Körfez Bölgesi) bulunan şehir, yarının dünyasını şekillendirmekte de önemli bir rol oynuyor.



Bir aracı hareket halinde resmetmek ve çevresiyle etkileşim içinde göstermek, sanatsal bir yerleştirmeyle mümkün olabilir mi? Karmaşık ilişkileri betimleme ve erdini anlatan görseller yaratma konusunda bir uzman olan grafik sanatçısı Sarah Illenberger bu soruya yanıt arıyor. Mercedes-Benz tarafından konsept model F 15 Luxury in Motion ve AMG GT üzerinde çalışması istendiğinde, beklenenin aksine sanatçının seçtiği materyaller pek de ileri teknoloji ürünleri olmadı. Kâğıt, ahşap, yün ve benzeri el işi malzemeleri kullanan sanatçı, F 015’ten dışarı doğru uzanan yedi bin metre uzunluğunda ipi, aracın çevresindeki ışık hüzmeleriymiş gibi gösteren bir fikirle çıkageldi. Ayrıca bir direksiyona balon bağlayıp uçurarak, gelecekte sürüş deneyiminin teknolojiye teslim olacağının işaretlerini verdi. AMG GT’nin gücünü ne kadar kolay bir şekilde ortaya koyabildiğini anlatmak içinse, aracın arkasına havada süzülen lastik izleri yerleştirdi (sağda). Sanatçı, “Elle yapılmış bu yerleştirmeler sürücüsüz araç gibi soyut, fütüristik bir teknolojiyi, bir şekilde daha ulaşılabilir kılıyor” diyor. Gelişmişliği ve karmaşıklığı bu şekilde basitleştirmek, gerçekten dâhiyane… SAR AHILLENBERGER .COM

Kumho, “Maxplo” isimli yeni ürünüyle otomobil lastiklerinin gelecekte nasıl görüneceğine dair fikir veriyor. Bu lastikler için arazi ya da otoyol, buzlu ya da çamurlu zemin fark etmiyor. Maxplo, hareket edebilen diskleri sayesinde her türlü hava durumuna ve arazi koşuluna göre genişliğini değiştirebiliyor. Lastiğin üzerindeki mavi kanallar suyu dağıtacak şekilde düzenlenmiş ve istenirse daha iyi bir yol tutuş için Maxplo’ya çivi bile eklenebiliyor. K U M H O T Y R E . C O . U K

Sollasam mı sollamasam mı? Aracınızla bir kamyon ya da TIR’ın arkasında yol alırken bu soruyu sıkça düşünebilirsiniz. Bu durumun artık bir çözümü var.  Samsung’un kamyon ya da TIR’ın ön tarafına monte edilen kablosuz kamerası, ters yönden gelen trafiği kaydediyor ve görüntüyü aracın arkasında bulunan büyük ekrana gönderiyor.

Köprüler su kaynaklarının üzerine ya da vadilerin iki yakasını birleştirmek için kurulur. Ancak günümüzde yeni kullanım amaçlarıyla da dikkat çekiyorlar. 2011’den beri Şanghay yakınlarındaki Danyang ve Kunshan arasındaki yerleşim yerlerinin üzerinden geçen ve tren hattına sahip köprüler de var. Bu ilginç köprü gibi dünyanın en uzun 10 köprüsünden yedisi de Çin’de bulunuyor. UZUNLUK KÖPRÜNÜN İSMİ 165 KM DANYAN GKUN SHAN KÖPRÜSÜ/ ÇİN 114 KM TIANJIN KÖPRÜSÜ/ ÇİN 80 KM WEINAN – WEIHE KÖPRÜSÜ/ ÇİN 66 KM SUIRIVER KÖPRÜSÜ/ ÇİN 54 KM BANGNA OTOYOLU/ TAYLAND 48 KM BEIJIN G BÜYÜK  KÖPRÜSÜ/ ÇİN 43 KM JIA OZHO U BAY KÖPRÜSÜ/ ÇİN 38 KM PONT  CHARTRAIN GÖLÜ KÖPRÜSÜ/ ABD 37 KM MAN CHAC BATAKLIĞI KÖPRÜSÜ/ ABD 36 KM YAN G CUN KÖPRÜSÜ/ ÇİN

Bir ses duvarı trafik gürültüsünü azaltmaktan çok daha fazlasını yapabilir. Hollanda’daki Eindhoven Üniversitesi’nden biliminsanları güzel görünmekle kalmayan, ayrıca enerji de üreten bir ses duvarı geliştirdi. LSC modül denilen yeni konsept, geçtiğimiz yazdan beri test ediliyor. Yarı şeffaf, renkli paneller güneş enerjisini emen ve yoğunlaştırılmış formda geleneksel güneş pillerine aktaran özel bir malzemeden yapılmış. Biliminsanları, LSC modülden oluşan bir kilometrelik bir duvarın 50 evin enerjisini karşılayabileceğini söylüyor. Üstelik sistem bulutlu günlerde de çalışabiliyor. TUE .NL

“Helix” diğer giyilebilir teknoloji ürünleri gibi adımlarınızı saymıyor ya da kalp atışlarınızı ölçmüyor olabilir ama kesinlikle mükemmel bir ses kalitesine sahip...  Esnek alüminyumdan üretilen bu bileklik, mobil cihazlara Bluetooth ile bağlanarak çalışan iki minik kulaklığın her zaman elinizin altında olmasını sağlıyor ve birbirine dolaşan kablo sorununa son veriyor.

Minyatür heykeller gelecekte fotoğraf albümlerinin yerini almaya hazırlanırken, 3D yazıcı teknolojisi de bunu mümkün kılacak yenilikler sunuyor. İstanbul’da faaliyet gösteren ICONIC isimli şirket bu teknolojiyi kullanarak istediğiniz kişinin seramik heykellerini yapıyor. Bunun için öncelikle, 100 adet dijital kamera tarafından fotoğraflar çekiliyor. Bu fotoğrafların birleştirilmesiyle oluşturulan 3D dijital model, 3D yazıcıya aktarılıyor. İşte sihir de burada başlıyor. Seramik malzeme üzerinde işlem yapan cihaz, 15 cm ila 35 cm arasında istediğiniz boyutta heykeli üretiyor. Üstelik bu heykeller gerçeğine tıpa tıp benziyor. Eğlenceli dokunuşlarla karikatürize edilmiş sonuçlar da alabildiğiniz sistemde kendi hayatınızın ikonu olabiliyorsunuz. I C O N I C . C O M . T R

Park etme konusu eski ve yeni olarak ikiye ayrıldı. 1990’ların başlarında bu konudaki fark tam olarak 65 milimetreydi. Bu rakam, S-Serisi W140 geri vitese takıldığında, arkasından çıkarak sürücüye park etmesi için bir referans sağlayan krom kılavuz çubukların uzunluğuydu. 1995 yılına gelindiğinde aynı serideki araçlar, sese duyarlı sensörlerin yardımıyla park etmenin altın çağının yolunu açtı. Günümüzde ise “yardım” kelimesi bu durumu anlatmak için yetersiz kalıyor. Çünkü artık, “Etkin Park Yardımı” size uygun bir park yeri buluyor ve direksiyonu otomatik olarak aracı buraya yerleştirecek şekilde kullanıyor. Sürücü ise sadece gaz ve fren pedallarını kontrol ediyor. Gelecekte otomobiller “Park Pilot” seçeneği sayesinde bir akıllı telefon uygulamasıyla uzaktan da park edilebilecek.

MB_SNBHR

ÇARPICI, GÜÇLÜ, DİNAMİK: Mercedes-Benz’in en atletik SUV modeli Yeni GLC Coupé, her zeminde
yüksek performans yeteneğiyle de dikkat çekiyor.

ara

İkili ilişkilerde birinden etkilenme grafiğimiz genellikle ilk karşılaşma ve ilk heyecanın ardından karşımızdakinin ne kadar güzel ya da çekici olduğuyla ilgili olarak değişir. Hatta birinden bazen ağzımızı açık bırakacak kadar çok etkilenebiliriz. Yine de birçok kişi ilişkilerde esas önemli olanın iç güzelliği ve karakter olduğunu düşünür. Bu durum klişe bir yaklaşım olarak görülebilir, ama bu doğru olmadığı anlamına gelmiyor. Zira insanlarla kurduğumuz ilişkinin temelleri bunun üzerine atılıyor. Benzer şekilde otomobillerle ilgili fikirlerimiz de böyle şekilleniyor olabilir. Örneğin, “Bilgisayar kontrollü sürüş programları dışında otomobilleri birbirlerinden ayıran özellikler nelerdir?” sorusu merak uyandırıyor. Hiç şüphe yok ki her otomobilin kendine ait bir karakteri var. Bu durum “GLC Coupé’nin nasıl bir karakteri var?” sorusunu akla getiriyor. Sadece bir SUV mi ya da bir spor otomobil mi? Yoksa tamamen farklı bir otomobil mi? İddialarımızdan öte gerçekleştirebildiklerimizin önem kazandığı günümüzde, böylesi farkların bir önemi kalmamış gözüküyor.
“Göz alır… Her zeminde.” sloganıyla Yeni GLC Coupé amacını ortaya koysa da gerçek bir deneyim için prizden şarj edilebilen hibrit model GLC 350 e 4MATIC ile bir yolculuğa çıkıyoruz. Bu otomobilin ne kadar iddialı olduğunu daha ilk görüşte anlayabiliyorsunuz. GLC 350 e, aynı gövdede bir SUV’nin ve bir spor otomobilin özelliklerini harmanlayarak en uygun şekilde sunuyor. Otomobil, ayrıca bu iki kimliğin özelliklerinden taviz vermeyen yapısıyla da dikkat çekiyor. GLC’nin alçak, adeta çömelmiş gibi duran silueti sanki bir anda sıçrayıp ileri atılacakmış gibi bir izlenim veriyor. Bu atak kimliği çekici çizgileriyle bütünlük sağlıyor ve insanda bir an önce direksiyona geçme hissi uyandırıyor. Otomobilin arkasına kadar uzanan yassı ve iki parçalı park lambalarının S-Serisi Coupé’den esinlendiği görülebiliyor.

Esas ilgi odağını aracın iç kısmının oluşturması, yeni C-Serisi araçlarda gördüğümüz ve bayıldığımız büyüleyici duruluğun izlerini taşıyor. Ön plana çıkan ve havada asılı duruyormuş gibi gözüken ekran, az sayıda tuş ve orta konsoldaki tanıdık dokunmatik kumanda paneli sürücünün mevcut yardımcı sistemler ve isterse geri plandaki uygulamalar üzerinde tam bir hâkimiyet kurmasını sağlıyor. Sürücü ayrıca, ‘Şerit Takip Yardımcısı’ ve ‘Distronic Takip Mesafesi Kontrol Sistemi’ gibi özelliklerle yollarda adeta süzülürcesine yol almanın keyfini yaşıyor.
Artık Bahane Yok
‘Freeletics’ antrenörlerinden Vanessa, yolculuğumuz sırasında bize GLC 350 e’nin ön koltuğunda eşlik ediyor. Güneşin ışıltısını yansıtan bronzluğu ve belirgin kas yapısıyla Vanessa, fiziksel egzersizler konusunda 21. yüzyıla ait bir yaklaşımı benimsemiş olan Freeletics’in canlı bir kanıtı gibi görünüyor. Bu yaklaşımda antrenmanları bir akıllı telefon yardımıyla her zaman, her yerde yapabiliyorsunuz. Bu durum aslında GLC Coupé’nin profiline de paralellik gösteriyor. Zaten Vanessa’nın bizimle olmasının nedeni de bu: Yeni GLC Coupé’nin her tür zemin koşuluna uygunluğunu test etmenin yanı sıra otomobilin içindeyken farklı koşullara ne kadar uyum gösterebildiğimizi öğrenmek istiyoruz. Vanessa, “Artık formda olmamak için bir bahaneniz yok” diyerek fit vücuduyla adeta bize meydan okuyor. Alplere doğru yola çıktığımızda önümüzde bizi bekleyen antrenman programının pek hafife alınmayacak cinsten olduğunu biliyoruz.

Bu sırada otoyolu çoktan geride bırakıp, bir kasabadan diğerine uzanan köy yollarında ilerliyoruz. Yolculuk sırasında GLC Coupé’de bulunan ‘DYNAMIC BODY CONTROL’ gibi yardımcı sistemleri deneyimleme şansımız da oluyor. Bu sistem, sertliği seçilebilen çelik yaylı süspansiyon sayesinde sportif ya da konforlu sürüş seçimini sürücüye bırakıyor. Böylesi bir aracı tanımlamak için zihnimizden sağlam, güçlü ve dinamik sıfatları geçerken; Vanessa’nın yardımıyla kendimizde bu sıfatları hissedebilecek miyiz diye düşünüyoruz. Basit bir mantığa dayanan ‘Freeletics’ şu ana kadar dünya genelinde uygulamayı indirmiş olan 10 milyondan fazla kullanıcıdan da anlaşılacağı üzere oldukça popüler hale gelmiş durumda. Freeletics Yönetim Kurulu Başkanı Daniel Sobhani uygulamanın başarısını; “Kendini iyi hissedebilmek birçok insan için daha önemli hale geldi. Freeletics, herkesin içinde erişebileceği en iyi düzeye ulaşma gücünü taşıdığına inanıyor” sözleriyle açıklıyor.
Her Şeyin Ustası
Kendi sınırlarınızı zorlayarak içinizdeki enerjinin son zerresini de tüketinceye kadar antrenman yapmak Freeletics’in özünü oluşturuyor. Antrenörler bu sayede sadece kendi vücut ağırlığınızı kullanarak etkili sonuçlar elde edeceğinizi söylüyor. Örneğin; yüksekteki bir dala tutunup barfiks çekmek, deniz kenarında burpee yapmak, ormanlık alanda squat yapmak…

Bu yaklaşımla karşınıza çıkan ağaç kökleri rahatsız edici engeller olmaktan ziyade, programınızdaki zorlu etaplar haline geliyor. Vanessa bu nefes kesici egzersizleri, farklı bir bakış açısıyla yaklaşarak; “Sadece fiziksel gücünüzü arttırmıyorsunuz, aynı zamanda zihinsel ve ruhsal gücünüz de artıyor” sözleriyle anlatıyor. Sohbetimiz sürerken Almanya – Avusturya sınırına doğru ilerliyoruz. Yol boyunca manzara doğanın tüm güzelliklerini önümüze seriyor. GLC Coupé ise dar, zorlu yollarda süzülürken her dönüşün yarattığı, değişen ritimde adeta dans ediyor. Prizden şarj edilebilen hibrit model GLC Coupé üç farklı şekilde çalışabiliyor. Bunlardan ilkinde sadece elektrik motorunun aktif olduğu bir sürüşle, tam dolu bataryalarla 34 kilometreye kadar yol alabiliyorsunuz. Bu seçenekte yolda adeta süzülerek ilerlemeniz mümkün oluyor. İkinci seçenekte ise 211 BG üretebilen dört silindirli benzinli motorla yola devam edebiliyorsunuz. Böylece seyir sırasında aracın bataryaları da doluyor. Ayrıca bir de elektrik motorunun 116 BG ile benzinli motoru desteklediği bir sürüş gerçekleştirebiliyorsunuz. Bu iki güç birleştiğinde GLC Coupé, yaydan fırlayan bir ok gibi ileriye doğru sıçrıyor. Bu esnada ekranda beliren ‘Boost’ ibaresiyle birlikte kırmızı çizgiler aracın enerjisini hangi kaynaktan sağladığını gösteriyor. Motor gücü ve atak yapısının yanında bu otomobil lüks bir sedanın konforunu da sunuyor ve her açıdan oldukça etkileyici bir araç olduğunu kanıtlıyor.GLC Coupé, GLC SUV’ye kıyasla sekiz santimetre daha uzun gövdesi ve dört santimetre daha alçak tavanı ile daha dinamik bir görünüm sergiliyor. Bu yeni boyutlar, görsel çarpıcılığa ek olarak daha uzak ve geniş bir alanın görülebilmesini ve sürücünün yola daima hâkim olmasını da sağlıyor.

GLC Coupé’nin tüm gelişmiş özelliklerini gözlemledikten sonra, artık Vanessa’nın direksiyona geçme zamanı geliyor. Vanessa direksiyon başında da antrenmanlarda olduğu gibi hızlı ve kontrolü daima elinde tutuyor. Araç kısa süreliğine durduğunda ise hemen orta konsolun yanında bir selfie çekiyor. Bu durum Freeletics’in “Gelişimin kaydını tutma” özelliğini hatırlatıyor ve bir fitness uygulamasıyla otomotiv dünyasının benzerliği dikkatimizi çekiyor. Sanki Freeletics’in motive edici mesajları bir mühendisinin kılavuzundan çıkmışçasına dayanıklılığa vurgu yapıyor: “Çok çalışmadan asla başarılı olamazsınız!” ve “Vazgeçmek asla bir seçenek değildir!”
Tüm Dünya Antrenman Alanınız
Vanessa, fitness ve otomobil dünyası arasındaki benzerliği; “Tıpkı otomobil kullanırken olduğu gibi fitness yaparken de aslında her şey düşünce yapınıza bağlı: Ne başarabilirsiniz ve neyi başarmak istiyorsunuz?” sözleriyle bir adım ileriye taşıyor. Bu sözler nerede olmak istediğimizi ve nasıl görünmek istediğimizi de yakından ilgilendiriyor. Nerede olursak olalım harika görünmek istediğimiz ise bir gerçek; üstelik bunu otomobilimizin tasarımı için de arzu ediyoruz. Yoğun şehir trafiğinin zorluklarına, sürprizli kırsal bölge yollarına ya da tehlike barındıran yollara mükemmel uyum sağlayan GLC Coupé’nin bu ihtiyacı fazlasıyla karşılayacağını fark ediyoruz. Böyle düşündüğünüzde, otomobilinizin ön camından gördüğünüz dünya birden değişiyor. Artık önünüzde sadece uzayıp giden yollar yok; tüm dünya antrenman alanı haline geliyor. Tüm bunların yanında “GLC Coupé, sportif özelliklerle konforu, taviz vermeden birleştirebilir mi?” sorusu akıllara geliyor. Bu kısa tanışmamızdan sonra verebileceğimiz tek cevap ise “Evet” oluyor. İşin sırrı; her şeyin en iyisini sunmaktan geçiyor.

Yoğun şehir trafiğinin zorluklarına, sürprizli kırsal bölge yollarına ya da tehlike barındıran yollara mükemmel uyum sağlayan GLC Coupé’nin bu ihtiyacı fazlasıyla karşılayacağını fark ediyoruz. Böyle düşündüğünüzde, otomobilinizin ön camından gördüğünüz dünya birden değişiyor. Artık önünüzde sadece uzayıp giden yollar yok; tüm dünya antrenman alanı haline geliyor. Tüm bunların yanında “GLC Coupé, sportif özelliklerle konforu, taviz vermeden birleştirebilir mi?” sorusu akıllara geliyor. Bu kısa tanışmamızdan sonra verebileceğimiz tek cevap ise “Evet” oluyor. İşin sırrı; her şeyin en iyisini sunmaktan geçiyor.


2

MERCEDES-BENZ TÜRK’ÜN
ilk Türk CEO’su olarak atanan Süer Sülün, farklı bir yönüyle karşımıza çıkıyor. Onun “iki teker” üzerindeki serüveni, hem iş hayatındaki başarısı hem de Mercedes-Benz Türk’ün vizyonu hakkında ipuçları veriyor.

ara

Mercedes-Benz Türk’ün ilk Türk CEO’su olarak bu konuda neler söylersiniz? Şirketimizin yeni yönetim stratejisi ve bu doğrultuda bir Türk CEO’nun atanması, ana şirketimiz Daimler’in Mercedes-Benz Türk’e ve Türkiye’ye olan güveninin giderek arttığının önemli bir göstergesi. İnanıyorum ki bu karar hem güçlü pozisyonumuzu pekiştirecek, hem de şirketimizin kendi içinde ve Türkiye’deki rekabetçi konumunu güçlendirecektir.
Mercedes-Benz Türk’ün yükselen grafiğinin devamı için planlarınızı öğrenebilir miyiz?
Şirket olarak öncü ve güçlü olduğumuz konular olan teknoloji ve inovasyona odaklanmaya; organizasyonumuza, çalışanlarımıza ve Türkiye’ye yatırım yapmaya devam edeceğiz. Sürekli gelişen ürün gamımız, fark yaratan çalışanlarımız, verimliliğini her geçen gün artıran organizasyon yapımız ve müşteri memnuniyetine verdiğimiz önemle pazardaki güçlü konumumuzu pekiştirmek başarı grafiğimizin yükselerek devam etmesini de sağlayacaktır.
Günlük temponuzu öğrenebilir miyiz?
İş günlerimin büyük bölümü şirketin farklı birimleriyle yüz yüze yaptığımız görüşmeler, şirket dışında organize ettiğimiz çeşitli etkinlikler ya da yurtdışı ile video/telefon üzerinden gerçekleştirdiğimiz toplantılar ile geçiyor. Bununla birlikte paydaşlarımızla olan iletişime oldukça fazla vakit ayırmaya, müşterilerimizle yakın temas halinde kalmaya özen gösteriyorum. Yoğun bir tempo içerisindeyim ancak yaptığımız iş gereği farklı kitleler ile iletişimde olmak işime renk katıyor. Bunların yanında teknolojideki gelişmeler ile birlikte doğal olarak iş hayatı da değişiyor, bilgiye kolay ulaşılabilmesi sayesinde ofis dışından da birçok işimi halledebiliyorum. Bu sayede aileme ve ilgi alanlarıma daha çok vakit ayırabiliyorum. Vakit buldukça motosiklet dünyasındaki yenilikleri takip ediyorum.

“İki teker” üzerindeki maceranız nasıl başladı?
Motosikletin çocukluk hayalim olduğunu söylemek yanlış olmaz. Elbette, birçok kişi gibi o dönemler ailemin endişeleri ve farklı öncelikler nedeniyle bu hayalimi gerçekleştirmem mümkün olmadı. Yaklaşık 15 sene önce ise tüm engelleri aşıp tam anlamıyla motosiklet macerasına başladığımı söyleyebilirim.
Motosiklet ya da “motorcu” kültürünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Çoğu insan motosikleti ve “motorcu” imajını sert bulduğu için bu konuya ön yargı ile yaklaşıyor. Hatta motosikletin ilk çıktığı yıllarda “şeytan icadı” olarak anıldığı dönemlerden bahsetmemiz mümkün. Aslında bu olumsuz yargıları hak etmmeyen motosikletin; derinliği olan ve özgüven veren bir özgürlük aracı olduğunu düşünüyorum. Motosiklete bu açıdan bakıldığında, hatta bununla yetinilmeyip selesine oturulduğunda kat edilen her kilometre bambaşka bir dünyanın rüzgârını yüzünüzde hissetmenizi sağlıyor. Bu öyle bir mutluluk ki yaşayanlar, herkesin bu mutluluğa ortak olmasını ve bu özgürlük hissinin yaygınlaşmasını arzu ediyor. Söz konusu kültürün de bu duygu birlikteliği ile geliştiğini söyleyebiliriz.
Size göre “Motorcu” olmak nedir?
Motosiklet kullanan bireylerin ya da diğer bir deyişle “motorcu”ların, belli bir kültür birikimine sahip olmalarıyla etraflarına daha saygılı ve hoşgörülü, daha sevecen ve samimi, daha yapıcı ve yardımcı olmayı başarabilen kişiler olduğunu söyleyebilirim. Motosiklet tutkunları yaşadığı ortama ve doğaya sahip çıkan, çevreye duyarlı, bulunduğu ortamı keyifli hale getirebilen, etrafında hayranlıkla karışık saygınlık uyandırabilen insanlardır.

Türkiye’de motosiklet kültürünün gelişmesi için neler yapılmalı?
Bu konunun üzerine uzun uzadıya düşünülmesi gereken bir boyutu var. Sağlıklı ve uzun soluklu bir gelişmeden söz ediyorsak, öncelikle motosikletin hobiden çok bir ulaşım aracı olduğu bilincini artırmalıyız. Böylece daha güçlü bir motosiklet sektöründen bahsedebiliriz. Ayrıca etkinlik ve iletişim çalışmalarıyla motosiklet kültürünün pozitif gelişimi de sağlanabilir.
Motorunuzun bakım ve onarımını kendiniz mi yaparsınız?
Her ne kadar motosiklet sahibi olmanın keyifli yanlarından biri tamir ve bakım işleri olsa da rutin bazı kontroller dışında detaylı bakımı işin ustalarına bırakmayı tercih ediyorum.
Motorunuzun bakım ve onarımını kendiniz mi yaparsınız?
Motor kullanmaktan her daim büyük keyif alsam da günlük tempoda gerekli ön hazırlıklar için zaman ayırmak çok mümkün olmuyor. Öte yandan motosikletin keyfini tam olarak yaşayabilmek için uzun seyahatlere çıkmayı daha çok seviyorum. Uzun süre yolda olmak, belirli bir rota üzerinde motosikletle bütünleşmek ve güçlü sürüş hazzını yaşamak daha çok keyif veriyor.
Motosikletle çıktığınız özel turlar var mı?
Her yıl aynı hevesi paylaşan arkadaşlarla farklı ülke ve güzergâhlarda motosiklet turları gerçekleştiriyoruz. Amerika’da ‘Route66’ ve Avrupa’da birden çok ülkeyi kapsayan Alp Dağları turlarımız bu güne kadar en keyif aldıklarım arasında yer alıyor. Doğa harikası manzaranın içinde özgürlüğün tadını çıkarmaktan daha keyifli bir şey düşünemiyorum.

“İki teker” üzerinde olmak nasıl duygu?
Motosiklet kullanmak, insanı bir anda şehir keşmekeşinin dışına taşımakla kalmayıp özbenliğinin dışında başka ufuklar, başka limanlar bulabilmesini ve kendi yaşamına bile bir başka açıdan bakabilmesini sağlıyor. Motor üzerinde yol alırken yüzünüzde hissettiğiniz rüzgâr, motosikletçiyi artık başka türlü bir tutkunun tutsağı haline getiriyor. Motosikletçi, kalabalıkların içinde bile kendisiyle baş başa kalabilme ve kendi dünyasının sınırlarını belirleyebilme gücüne sahip oluyor.
Otomobil ve motosiklet arasında bir seçiminiz olur muydu?
Motosikletin bende özel bir yeri var, ancak otomobile kıyasla daha fazla efor, hazırlık, koordinasyon ve dikkat gerektiriyor. Her ne kadar iş dışında motosiklet üzerinde keyifle uzun seyahatlere çıksam da, iş hayatının günlük temposunu motosiklet üzerinde devam ettirebilmek pek mümkün değil. Ayrıca otomobil kullanmaktan da büyük keyif alıyorum. Tabii yoğun şehir trafiği yerine, yine güzel bir rotada otomobille seyahat etmek en az motor gezileri kadar keyifli oluyor.
Sizce, motosiklet kullanmak ve şirket yönetmek arasında bir benzerlik var mı?
Bana kalırsa motosikleti otomobil ile kıyaslarken değindiğim efor, hazırlık, koordinasyon ve dikkat gibi etkenler başarılı bir şirket yönetiminin de olmazsa olmaz özelliklerini oluşturuyor. Uzun rotalar için zamanı, durak noktaları ve mola yerleri gibi konularda detaylı planlama yapmak ile uzun vadeli şirket planlamaları yapmak arasında da benzer bir korelasyon olduğunu düşünüyorum.


5

MERCEDES-AMG GT R; “yeşil cehennem” olarak da adlandırılan Nürburgring Pisti’nde geliştirildi ve bu nedenle günlük kullanım için neredeyse fazla hızlı bir otomobil ortaya çıktı. Mercedes-AMG, spor otomobil teknolojilerine daha önce hiçbir seri üretim aracında, çift turbo beslemeli bu hafif otomobilde olduğu kadar çok yer vermedi.

ara

AŞAĞI BASTIRMA KUVVETİ
Kendisi sabit olan ancak açısı ayarlanabilen bir arka kanat tarafından üretiliyor. Arka çamurluğun altında bulunan çif t difüzör, arka aksın kontrolünün daha istikrarlı olmasını sağlıyor ve aracın arkasında sıcak noktalardaki sıcaklığı düşürüyor.
VENTURİ ETKİSİ
YARIŞÇI GENLER: AMG GT R, alt kısmında aktif bir aerodinamik kesit barındırıyor. R ACE modunda 80 km/sa hıza ulaşıldığında bu karbon -fiber parça otomatik olarak 40 milimetre aşağı iniyor, hava akışını değiştiriyor ve Venturi adıyla bilinen etkiyi yaratıyor. Bu etki otomobili yola daha fazla yapıştır ıyor ve ön aksa 250 km/sa hızda yaklaşık olarak 40 kilogram kadar daha fazla yere bastırma kuvveti sağlıyor.
“AMG GREEN HELL MAGNO”
Motoru ön -orta bölümde bulunan AMG GT R, agresif görünüşüne ekstra heyecan katan ayrıcalıklı rengiyle de göz dolduruyor.

DİREKSİYON TEPKİSİ
AMG GT R bu konuda özgün bir deneyim yaşatıyor. Trafiğe çıkma iznine sahip bu yarış otomobilinin parametrik spor direksiyon, alt süspansiyon çatallarında kullanılan uniball tipi mafsallar ve AMG coilover süspansiyon gibi özellikleri her virajda mükemmel tepki hassasiyeti sağlıyor. Arka tekerleklerin direksiyon açısına bağlı olarak dönebilmesi ise araçtaki asıl inovasyonu oluşturuyor. Bu teknolojide, arka tekerleklerin açısının 1,5 derece kadar değişmesine izin veren iki adet elektromekanik motor kullanılıyor.
JET KANAL TASARIMI
Tamamen yenilenen tampon, havayı tekerlek yuvalarına doğru aktaran hava kanalları sayesinde hava akışını yumuşatıyor. Bu durum tekerlek yuvalarındaki hava akışını ideal hale getiriyor ve AMG GT R’ın aerodinamik direnç değerini iyileştiriyor.
IZGAR A PARTİSİ
AMG GT R’da AMG Panamericana radyatör ızgarası bulunuyor. Dikey çubuklar, 1952’de Meksika’da gerçekleşen efsanevi Panamericana yarışını kazanan 300 SL’i hatırlatıyor.


4

HER YARIŞTA İKİ SÜRÜCÜ, 90 UZMAN ile Brackley ve Brixworth’taki fabrikalarda 1.250 civarında çalışan… Mercedes’in F1’de başarılı olmasını sağlamak için toplamda 1.342 kişi ellerinden gelenin en iyisini yapıyor. Dünya Şampiyonluğu’nu kazanmaya giden efsanevi bir sürecin sahne arkasına bakıyoruz.

ara

80 kişilik Mercedes ekibi zaferi şarkı söyleyerek kutlamaya hazırlanırken, yarış tulumu hâlâ terden ve şampanyadan ıslak halde olan Nico Rosberg toplama orkestrasını yönetmek üzere ayağa kalkıyor. Amatör koro üyelerinin arasında müdürler, mühendisler, teknisyenler, pazarlama uzmanları, basın sözcüleri, mutfak çalışanları ve fizyoterapistler var. 30 yaşındaki sürücünün takım arkadaşı, Bahreyn Grand Prix’sinin başlangıcında talihsiz bir kazaya karışan Lewis Hamilton bile koroya katılıyor.
Podyum seremonisi ve yarış sonrası röportajların ilk turunun ardından çekilen zafer fotoğrafı takım için önemli bir an. İstenmeyen nedenlerle yarışın bir parçası olamayanlar da kareye giriyor. Çünkü bu fotoğraf, takım ruhu oluşturmak için büyük önem taşıyor ve hep birlikte bu karenin içerisinde olmak özel bir duygu yaratmaya yardımcı oluyor. “Formula 1 sürücüleri kocaman bir ekibin sadece birer üyesi,” diyor Nico Rosberg ve ekliyor: “Ancak muhteşem bir otomobile sahipseniz kazanabilirsiniz. Dolayısıyla amaç, pistteki en iyi olmak için birlikte çalışmak olmalı.” Dünya şampiyonu Hamilton da benzer bir görüşte: “Bir takım olarak kazanıyor ya da kaybediyoruz. Ben işleri berbat etmişim, bir başkası bir hata yapmış ya da sadece şansımız kötü gitmiş, önemli değil; bundan bir ders çıkarıyor ve asla suçu birisine atmıyoruz. Bizi güçlü yapan da bu…”
Takım, yarış haftasının öncesinden başlayarak binlerce işi yerine getirmek zorunda. Yapılacak işlerden ister bir teknisyen sorumlu olsun, ister sürücü, her biri önemli. Kokpitteki kişiyle ilgili özel olan tek şey, her ayrıntının mükemmel hale getirilmesi sonunda, tek bir hatayla her şeyi berbat edebilecek olması. Rosberg bu durumu; “Her zaman sorumluluklarımızın bilincinde olmalıyız, bir hata yaparsak koca hafta sonunda tüm ekibin birlikte yaptığı onca işi çöpe atabiliriz” sözleriyle açıklıyor.

Acı ve Tutku
Böyle bir hata F1 takımının 21 Grand Prix etabı ve test sürüşleri için dünyanın dört bir yanına seyahat eden 90 üyesini doğrudan etkiliyor. Sezona test sürüşleri ile Ocak ayında İspanya’da başlayan pistin bu isimsiz kahramanları, Dünya Şampiyonası’nın final turu olan Abu Dhabi’ye kadar geçen süreçte evlerini nadiren görebiliyor. Senenin en az 160 günü yoldalar. Dolayısıyla F1 ekip üyelerinin Ocak ayında eşlerine veda ederken söyledikleri iddia edilen şu söz yersiz değil: “Ağustos’ta görüşürüz canım, tatil için çanta hazırlamayı unutma!” Gerçekten de Formula 1 dünyasının sezon boyunca nefes almak için kayda değer bir süre ara vermesi yaz ortasını buluyor ve tam 14 günlük bir tatil yapıyorlar. Bu süre içerisinde iş e-mailleri atılması konusunda takımda bir yasak var. F1’cileri biraz da olsa kıskanıyorsanız kendinize Melbourne, Monte Carlo, Montreal ve Monza arasında elde valiz koşuşturup durmanın parkta bir yürüyüşe çıkmak olmadığını hatırlatabilirsiniz. Aslına bakarsanız bu yaşamdan sadece motor sporları tutkunları zevk alabilir. Takımın gittikleri yerlerde gezmeye de zamanı yok. Teknisyenler yarıştan beş gün önce geliyorlar, mühendisler onlardan bir gün sonra. Havaalanından doğruca pistten iki adım mesafede olan otele geçiyorlar, yani çoğu yerde şehrin kalabalığından ve turistik noktalarından uzakta oluyorlar. Buraları ekip üyelerinin çok azı görebiliyor. Prefabrik pit garajlarında çalışmaların başladığı Çarşamba sabahından, Pazar günü gerçekleşen yarışın sonuna kadar programlarında hiçbir boşluk yok. Tercihen tüm operasyonun toparlanması, daha kazananın fotoğrafı çekilirken başlıyor. Zaferin tadını çıkaran başkalarıysa işler daha da zor. Herhangi bir etaptan sonra en az otuz tonluk malzeme toplanıp bir sonraki yarış için yola çıkmak zorunda. Ufacık bir vidadan kahve makinesine, güç ünitelerinden şaselere her bir parça paketlenip konteynırlara yükleniyor.

“Buzdağının görünen kısmı”
Brackley’deki F1 fabrikasında 750 civarı, Birxworth’teki Mercedes AMG Yüksek Performans Güç Aktarım Birimi’nde de 500 insan daha çalışıyor. Burası, kısmen yanmalı motor, kısmen hibrit sihirbazlıktan oluşan oldukça karmaşık güç ünitelerinin tasarlandığı, birleştirildiği, son düzeltmelerinin yapıldığı ve ayarlandığı yer. Bu arada yakıt ve yağ ortağı Petronas’taki kimyagerler de düzeltmeler yapmakla meşgul. Takım ayrıca Stuttgart’taki ana şirket Daimler’den de destek alıyor ve burada Geliştirme Bölümü’nde çalışan meslektaşlarıyla yakın bir ilişki içerisindeler. Mercedes-Benz Motorsport Başkanı Toto Wolff bu durumu; “Başarımızda sadece yarışlara katılan 90 kişinin değil; temizlik personelinden kantin çalışanına, takımın her bir üyesinin payı var. Biz sadece buzdağının görünen kısmını oluşturuyoruz” sözleriyle ve heyecanla anlatıyor.
Sahne ışıkları onları aydınlatmıyor
Formula 1’in merkezinde tabii ki Hamilton ve Rosberg var. Takımın patronu Toto Wolff, teknik direktör Paddy Lowe ve motor şefi Andy Cowell gibi diğer görünür isimlerin ardından dış dünya için daha az tanıdık olan ama son derece önemli ekip üyeleri ve otomobillerle ilgilenenler geliyor. Hamilton ve Rosberg’in otomobilleri üzerinde üçü şasi ve ikisi güç üniteleri olmak üzere beşer mühendis ve 15’er teknisyen çalışıyor. Bu ekipte yer alan Alman başteknisyen Rob ve onun İngiliz mevkidaşı Nathan gibi teknik ekip üyeleri sadece isimleriyle anılıyor. Bir pit stop hatasından sonra ekip üyelerinin kamuoyunda kişisel olarak eleştirilmesinin önüne geçmek için takım yönetimi soyadı kullanmaktan kaçınıyor.

“Bu önlem önemli” diyor Nico Rosberg ve ekliyor: “Sonuçta tekil olarak kaybedip, tekil olarak kazanıyoruz.” F1’in televizyondaki canlı yayınları izleyicilere ekip çalışmasının sadece küçük bir parçasını gösteriyor. İnsanlar pistte sürücüleri, pit’te teknisyenleri ve telsiz başında yönetici ve mühendisleri görüyor. Taraftarların görmedikleri ise sahne arkasındaki kan, ter ve gözyaşları… Örneğin, Perşembe günleri başlayan pit stop heyecanı sahne arkasında yaşananlara iyi bir örnek oluşturuyor. Teknisyenler otomobili tekrar tekrar durduruyor, tekerlekleri hızla çıkarıyor ve yeni bir tekerlek takımı takıyor. Yarışlardaki stop’larda bu değişimi yapmak ekibin ortalama iki buçuk saniyesini alıyor. Kulağa çokmuş gibi gelmiyor, ama anlaşılan daha gidilecek yol olduğu düşünülüyor. Zira sürekli iyileştirmeler yapıp hataları önlemek için çalışmalar sürdürülüyor. Bir de verilerin en ufak parçalarına ayrılarak üzerlerine kafa patlatıldığı, genellikle çok uzun süren mühendis-sürücü bilgilendirmeleri var. Bu toplantılarda lastik kaplamalar, güç ünitesi ayarları ve frenlerdeki ısınma gibi tüm detaylar konuşuluyor. Nihayetinde ekip; “Bir stop iş görür mü yoksa sürücüleri ikinci bir stop’a almalı mıyız?”, “Yarışın hangi kısmı için hangi tekerlekleri kullanacağız?” gibi sorularla bir strateji üzerinde anlaşıyor. Teknik direktör Lowe bu durumu; “Formula 1 bir bilim ve tıpkı bilimsel alanda olduğu gibi takım çalışması olmadan asla bir yarışı kazanamazsınız” sözleriyle açıklıyor.
Takımın F1’deki başarısının bir başka bileşeni mükemmellik arayışını yansıtan takım üssü. Bu konuda Mercedes HQ bir hastane kadar temiz görünüyor. Bırakın motor yağını, yerlerde bir kâğıt parçası bile yok ve her şey bir düzen içerisinde yer alıyor.

Wolf, bu duruma; “Pit garajımız takımımızın nasıl çalıştığının bir simgesi, görsel ve organizasyonel olarak en iyisini ortaya koymaya çalışıyoruz” sözleriyle dikkat çekiyor. Viyanalı olan Wolff, 2012’nin Eylül’ünde takımın dizginlerini eline almış, o zamandan beri de ekibin iyi yaptığı şeyleri alıp daha da ileri taşımış. Bu süreçte; “Temizlik konusunda çok titiz, mükemmeliyetçi bir insanım. Ayrıca gördüğüm her şeyi daha iyi hale getirmeye çalışırım” diyen Wolf’un kişiliği de etkili olmuş. Örneğin, yarış sırasında pit’lerde kendisinin durduğu yerin bile gelişime ve değişime açık olduğuna inanıyor.
Wolff’un ayrıntılar konusundaki hassasiyeti Brackley kantinindeki yiyeceklerle ilgili 2013’te yaptığı değişikliklerle bir efsane haline gelmiş. “İnsanları burada sürekli lazanya ve fasulyeyle besleyemeyiz” diyen Wolff, organik yiyeceklere geçilmesini sağlamış ve çalışanların artık yedikleri şeylerden memnun olmalarından gurur duyuyor. Anlaşılan kazanmak, sadece otomobillerle ilgili değil. Takım ruhuyla aşçılar, garsonlar, yöneticiler ve sürücüler başarı için kendi üzerlerine düşeni yapıyor. Bu yüzden hepsi zafer fotoğrafında gülümsüyor.


7

2016 Sonbahar / Kış Sezonu moda dünyasını pastel pembe, mavi, ekru ve toprak tonlarıyla selamlıyor. Doğanın renkleriyle bezeli ve kimi zaman şehirli, kimi zaman kasabalı tarzı vurgulayan tasarımlar, tıpkı Yeni SLC’nin yolları hareketlendirdiği gibi gardıropları hareketlendiriyor: SLC trendi kadın ve erkek modasına yön veriyor.

ara

SLC kadını feminen görünmeyi sever. Baskı desenler, uçuşan kumaşlar ve romantik renklerle kişiliğini yansıtmaktan çekinmez.
SLC erkeği her zaman dinamik bir görünüme sahiptir. Özgürlüğüne düşkün yapısını giyimine de yansıtır.
SLC GÜVEN VERİR
Casual giyindiğinde bile şıklığından ödün vermeyen SLC Erkeği jean veya kumaş, spor bir pantolonu şık bir beyaz gömlekle kombinlediğinde şehir yaşamındaki ani bir program değişikliğine hazırdır.
SLC FARK YARATIR
Gösterişe gerek duymayan SLC Kadını zarif detaylara sahip, sade bir kıyafetle fark yaratır. Sezonun renklerini es geçmeden; pudra, ekru ve toprak tonlarıyla şehrin dinamik akışında asil bir duruş sergiler.
Kıvrılan gömlek kolları gibi küçük detaylar, SLC Erkeği’nin pratik zekasını tanımlar.
Sezona damgasını vuran dantel süslemeli minimalist kıyafetlerin yanı sıra kırmızı bir bluz SLC Kadını’nın güçlü kişiliğini yansıtır.


3

OTONOM SÜRÜŞ,geçmişte akıllara bilim kurgu film ve romanlarını getirse de günümüzde bu teknoloji hayatımızın içinde yer alıyor. Artık, yakın gelecekte bizi nelerin beklediğine ve bu süreçte yapılması gerekenlere odaklanıyoruz.

ara

GELECEĞE UZANAN YOL
YARI OTONOM Bu sistemde sürücü, aracın otomatik fonksiyonlarını sürekli olarak takip ettiği için sürüş dışında herhangi bir şeyle ilgilenemiyor. ‘Yarı Otonom’ sürüş fonksiyonu Mercedes-Benz modellerinde uzun yıllardır “Intelligent Drive” (Akıllı Sürüş) başlığı altında yer alıyor. Örneğin, Yeni E-Serisi’nde bulunan gelişmiş DRIVE PILOT, sürücünün iş yükünü azaltan, stresini düşüren ve yoldaki konforu artıran bir dizi başka inovasyon da sunuyor.
YÜKSEK DÜZEYDE OTONOM Sistem kendi sınırlarını biliyor ve gerekli durumlarda sürücüyü zamanında müdahale etmesi için uyarıyor. Böylece sürücünün belirli bir oranda sürüş dışı faaliyet gösterebilmesi mümkün olabiliyor. Örneğin, Mercedes-Benz tarafından 2014’te tanıtılan Future Truck 2025, bu düzeyde bir otonom sürüş kabiliyetinin iyi bir örneği olarak karşımıza çıkıyor.
TAM OTONOM Sistem herhangi bir durumun üstesinden tamamen otonom olarak gelebiliyor. Böylece sürücünün tetikte olmasını gerektiren bir durum kalmıyor ve sürücü istediği sürüş dışı faaliyeti gerçekleştirmekte özgür olabiliyor. Bu da sürücüsüz otomobili gerçeğe dönüştürüyor.
VİZYON
Kökleri, Carl Benz’in 1886 yılında otomobili keşfetmesine uzanan Mercedes-Benz, bu kez tamamen otonom araçlar geliştirerek ulaşımda bir devrim daha gerçekleştiriyor. Daimler AG Yönetim Kurulu Başkanı ve Mercedes-Benz Cars’ın başındaki isim olan Dieter Zetsche, gelecekte sürücüsüz otomobillerin neler yapabileceğini; “Geleceğin Mercedes’i sadece sıfır emisyon üretmekle kalmayacak, ayrıca kendi kendini kullanabilecek.

Hiç olmadığı kadar güvenli ve lüks olacak, ayrıca tamamen internete bağlı olacak. İşe gitmek için yapılan yol; çalışmak, iletişim kurmak, dinlenmek ve keyifli vakit geçirmek için konfor dolu bir molaya dönüşecek” sözleriyle anlatıyor. Carl Benz, 130 yıl önce atsız yolculuğu gerçeğe dönüştürmüştü, bugün Mercedes-Benz sürücüsüz araçlarla yapılacak yolculukların önünü açıyor. İlk ‘Yüksek Düzeyde Otonom’ araçların 2025 itibariyle yollarda olması bekleniyor, sonrasında ise ‘Tam Otonom’ sürüş sadece bir adım ileride olacak. Oldukça gelişmiş bir sensör sistemi, kesin doğruluğa sahip çevre haritaları ve internete tam bağlı olmak, gelecekte otomobillerin ve kamyonların gidecekleri yere güvenle ulaşmalarını sağlayacak. 2015’te Las Vegas’ta görücüye çıkan F 015 Luxury in Motion konsept araç ‘Tam Otonom’ sürüş vizyonunu, otomobillerin mobil birer yaşam alanı haline geleceği somut bir gerçekliğe dönüştürüyor.
Gelecekte yolcular, araç içerisinde geçirdikleri zamanı tamamen diledikleri gibi değerlendirebilecek. Otomobilin geleceğindeki bu değişimin izleri F 015’te kendini gösteriyor. F 015 iç mekanı; hareketli koltukları, ince işçiliğe sahip ceviz kaplama zemini ve ultra HD ekranlarıyla fütüristik, lüks bir otelin lounge’ını andırıyor. Sürekli dikkat merkezinde olan direksiyon, artık sadece araç ‘Tam Otonom’ modda değilken ortaya çıkıyor. Otonom araçlar gelecekte sadece konfor ve olağanüstü bir seyahat deneyimi vaat etmiyor. Bu araçların yollara hâkim olmasının çevreye de olumlu etkileri olacak. Örneğin F 015, F-Cell ve prizden şarj edilebilen hibrit sürüş sistemi için tasarlandı. Yani bataryaları istenirse araç içerisindeki bir yakıt hücresinden, istenirse de bir prize takılarak şarj edilebilecek, araç elektrikle çalıştığı için de egzoz borusundan salınan emisyon sıfır olacak. Ayrıca hem önde hem de arkada bulunan geniş LED paneller aracın yayalarla daha fazla iletişim kurmasını sağlayacak ve araçta, yayaların güvenli bir şekilde karşıdan karşıya geçebilmelerini sağlamak için yola bir yaya geçidini yansıtmak amacıyla yüksek hassasiyetli bir lazer projeksiyon sistemi bile olacak.

BUGÜN
F 015, yine 2015’te tanıtılan bir diğer konsept araç olan Vision Tokyo ve S 500 Intelligent Drive gibi örnekler Mercedes-Benz’in sürücüsüz otomobil vizyonunu gerçeğe dönüştürmek konusunda daha şimdiden ne kadar ilerleme kaydettiğini gösteriyor. 2013’te söz konusu S-Serisi, Mannheim’dan 100 kilometre uzaklıktaki Pforzheim’a uzanan, trafiğin yoğun olduğu ve araçların çift sıra park ettiği bir yolda ‘Tam Otonom’ bir sürüşü tamamlaması için yardımcı sistemlerle donatılmıştı. Bu yol, Bertha Benz’in 1888’de tarih yazan otomobil seyahatini gerçekleştirdiği yoldu. Günümüzde Mercedes-Benz’in ürettiği birçok model şimdiden sürücünün iş yükünü ciddi oranda azaltıyor ve ‘Yarı Otonom’ sürüşü şimdiden mümkün kılıyor. Bunun en iyi örneği Yeni E-Serisi’nin ‘Yarı Otonom’ sürüş işlevini önemli ölçüde artıran yenilikçi Drive Pilot özelliği. Sistem, stereo çok amaçlı kamera, çok aşamalı radar sensörleri, ultrasonik sensörler ve 360°’lik bir kamera sisteminin yardımıyla araç çevresinin ayrıntılı bir resmini oluşturuyor. Topladığı veriyi ise bir dizi konfor ve güvenlik işlevini gerçekleştirmek için kullanıyor. Drive Pilot, öndeki araçla aradaki mesafeyi korumak, frenleme ve sıkışık trafikte dur-kalk yapmak gibi birçok farklı durumda sürücünün yardımına koşuyor.
YAPILACAKLAR LİSTESİ
‘Yüksek Düzeyde Otonom’ ve sonrasında gelecek olan ‘Tam Otonom’ sürüş sistemleri ne kadar devrimci görünürse görünsün, bu konseptleri uygulamak için teknik bir devrimin gerçekleşmesi gerekmiyor.

Tek yapılması gereken test edilip onaylanmış mevcut sistemleri biraz daha iyileştirmek ve geliştirmek. Bu kapsamda, Mercedes-Benz’in teknolojik gelişmelere verdiği önemi anlamak için rakamlara bakmak yeterli. Daimler AG, 2016 ve 2017 boyunca AR-GE çalışmalarına 14,5 milyar Euro’luk bir yatırım gerçekleştirirken, ayrıca gayrimenkul, tesis ve ekipmana da 14 milyar Euro’luk bir bütçe daha ayırmayı planlıyor. Bu vizyonla Mercedes mühendisleri, “sensör füzyonu” konusunda amaçlarına neredeyse ulaştılar. Buna göre kameraların, radarın ve ultrasonik sensörlerin aktardığı veriler daha sonra akıllı algoritmaların yardımıyla değerlendiriliyor. Bu da aracın trafik levhalarını, engelleri, yol işaretlerini ve diğer yol kullanıcılarını tanımasını ve onların birer uzamsal imajını çıkarmasını sağlıyor. Böylece araç güvenli bir şekilde fren ve dönüş manevrası gerçekleştirebilmek için gerekli teknolojiye sahip oluyor. Öte yandan aracın görüş alanını sensör menzilinin ötesine taşımak için ‘Otomobilden-Buluta’ iletişimin hâlâ geliştirilmesi gerekiyor. Yeni E-Serisi şimdiden bu kapasiteye sahip; uzak noktalardaki ve diğer araçlardaki sensörler gibi farklı kaynaklardan topladığı bilgileri kendi çevresel hesaplamalarıyla eşleştirebiliyor.
Bu alanda bir ağ oluşturmak için yapılan çalışmalar ve altyapının daha da geliştirilmesi çalışmaları hâlihazırda devam ediyor. Bu amaçla Audi, BMW ve Mercedes-Benz, harita üreticisi HERE’ı bir konsorsiyum oluşturarak satın aldı. Zira yüksek çözünürlüklü yol ve çevre haritaları, ‘Yüksek Düzeyde Otonom’ ve sonrasında ‘Tam Otonom’ sistemler için temel bir gereklilik. Bir başka önemli görev, mühendislerden çok hukuk uzmanları ve politikacılara düşüyor. Bu konseptlerin hayatımıza girebilmesi için otonom sürüş konusunda uluslararası düzeyde bir yasal çerçeve oluşturulması gerekiyor. Trafikle ilgili yasal düzenlemelerin büyük çoğunluğu 1968 tarihinde imzalanan Yol Trafiği Hakkında Viyana Konvansiyonu’na dayanıyor. Bu nedenle, dünyanın her yanından uzmanlar söz konusu düzenlemeleri güncellemek ve standart hale getirme konusunda çalışmalar yürütüyor. İnsanların bilgisayar sistemlerini istediklerinde devre dışı bırakabilmeleri ve kapatabilmeleri şartıyla, ‘Yüksek Düzeyde Otonom’ ve ‘Tam Otonom’ sürüş konseptlerine yakın bir zamanda yeşil ışık yakılabilir.


5

Zorlu Performans Sanatları Merkezi
Genel Müdürü Murat Abbas denetim ve finans alanında başladığı kariyerini, çocukluk tutkusu olan müzik ve kültür-sanat alanında başarıyla devam ettiriyor. Yoldaki başarısını kanıtlayan Yeni E-Serisi de onun bir gününe eşlik ediyor.

ara

Murat Abbas’la buluşmaya giderken hafta sonu olması nedeniyle sakin bir gün geçireceğimizi düşünüyorduk, ama tüm günü bu evde geçirmek isteyeceğimiz aklımıza gelmemişti. Bizi pikabın başında kahvesini yudumlarken karşılayan Murat Abbas, güne başlamıştı bile. Chinchilla cinsi kedisi Goldie etrafta dolanırken o, insanı hayrete düşüren zenginlikteki plak koleksiyonuyla ilgileniyordu. Hazırlıklarımızı tamamlamaya çalışırken, pikaptan gelen Patti Smith’in sesi dikkatimizi çekmeyi başardı. Haziran ayında Zorlu PSM’de sahneye çıkan Smith’in, Murat Abbas’a özel imzaladığı plak, pikabın iğnesi altında döndükçe günü burada geçirme isteğimiz de arttı. Evde bulunan dört binin üzerindeki plak, son derece başarılı bir düzenlemeyle, salonun başköşesinden içeri girenleri selamlıyordu adeta. Güne devam etmemiz gerektiği için biz de bu eşsiz plakları ve Murat Abbas’ın başarılı koleksiyonerliğini selamlayarak aşağıya indik: Aklımızda koleksiyondaki ‘başyapıt’ plaklar, kulağımızda Patti Smith’in sesiyle…
Müzikal yaşam
Evden ayrıldığımızda bizi bekleyen başka bir başyapıtla buluşuyoruz: Yeni E-Serisi. Murat Abbas aracın direksiyonuna geçtiğinde ise yolculuğumuz şekilleniyor. İlk durağımız Galatasaray’daki Kontra Plak mağazası. Plak ve müzik tutkusunun çocukluğunda başladığını söyleyen Murat Abbas, müziksever bir ailenin içine doğmanın avantajını yaşamış. Yüzlerce Türk Sanat Müziği şarkısını ezbere bilen annesinin yanı sıra ablalarıyla TRT radyosundaki müzik yayınlarını dinleyerek büyüyen Abbas’ın hayatında 45’lik plaklar her zaman var olmuş. Abbas o yılları; “Radyoda Michael Jackson’dan Billie Jean’i ilk kez, 13 yaşındayken mutfakta annemin yaptığı kuru köfteleri çalarken duymuştum. Parçanın heyecanından köfte boğazıma kaçmıştı. Sene 1982’ydi” sözleriyle anlatıyor.

Bu keyifli anekdot onun gelecekte müzik sektöründe ne denli önemli bir figür olacağının da habercisi olabilir mi diye düşünüyoruz. Sohbetimiz sırasında 1969 İstanbul doğumlu olduğunu öğrendiğimiz Murat Abbas, tüm eğitim hayatını da İstanbul’da geçirmiş. Üniversitede aldığı İşletme eğitiminin ardından iş hayatına atılarak çeşitli şirketlerde Finansal Denetçi ve Finans Müdürü pozisyonlarında çalıştıktan sonra, 2002 yılında bu alandaki kariyerini sonlandırarak tamamen çocukluk tutkusu olan müzik ve kültür-sanat alanına yönelmiş. Bu radikal karar hayatının akışını da bambaşka bir noktaya çevirmiş. 1998-2012 yılları arasında Radio Eksen, Dinamo, FG 93.7, Radyo Babylon, 92.3 gibi radyolarda programcılık ve DJ’lik  çalışmalarının yanı sıra Aktüel, Trendsetter, Zip İstanbul gibi dergilerin müzik sayfalarını hazırlayan Abbas, 2008’den itibaren MTV Türkiye, Pozitif Live ve Babylon gibi müzik sektörünün önemli kurumlarında üst düzey yönetici olarak çalışmış. Bu birikimin ardından 2014 yılında Zorlu PSM’de Genel Müdür Yardımcısı olarak göreve başlamış. Buradaki yolculuğu ise 2015’ten beri Zorlu PSM Genel Müdürü olarak devam ediyor. Yol boyunca Murat Abbas’ı geçmişten bugüne tanımaya çalışırken E-Serisi’nin Galatasaray’a varmasıyla sohbetimize ara veriyoruz.
Kontra Plak’ın, müzik festivallerinin yanı sıra plakların peşinden de dünyayı dolaşan Murat Abbas’ın Türkiye’de aradığı plakları bulduğu öncelikli yerlerden olduğunu öğreniyoruz. Müzikle dolu geçen bu ziyaretin ardından bizi bekleyen E-Serisi 220 d’ye dönerek yola çıkıyoruz. Murat Abbas’la tekrar sohbete başladığımızda İstanbul’da sevdiği yerleri de öğrenme fırsatımız oluyor. Örneğin; Bebek’teki Baylan Pastanesi, Arnavutköy’deki Adem Baba Balıkçısı ve Tarabya’daki Set Balık sık gittiği mekânlar arasında yer alıyor. İstanbul caddelerinde İstanbul’dan bahsederken rotamızı Zorlu PSM’ye çevirince biraz şaşırıyoruz. Murat Abbas’ın “Hafta sonu da olsa PSM’ye her zaman vakit ayırırım” sözüyle işine olan bağlılığını ve yoğun temposunu da anlıyoruz.

Spotlar altında
Zorlu PSM’ye vardığımızda Murat Abbas, E-Serisi’ni kapalı otopark içerisindeki mal kabul girişine doğru sürüyor. Tam olarak nereye varacağımızı anlamaya çalışırken, önümüzde Zorlu PSM’nin görkemli sahnesinin kapıları açılıyor. Yavaşça çıktığımız rampadan sonra ana sahnenin arka bölümünde duruyoruz. E-Serisi’nin yol boyunca deneyimlediğimiz; DRIVE PILOT, Hız Sınırı Yardımcısı, Aktif Fren Yardımcısı, DISTRONIC Takip Mesafesi Pilotu gibi yardım ve destek sistemleri sahne ışıklarının altında hak ettiği övgüyü alıyor adeta. Murat Abbas araçtan inip bizi karşılayan ekibe bir takım talimatlar veriyor. Bir anda spot ışıklarının sayısı artıyor, önümüzde duran perde açılıyor ve Zorlu PSM’nin 2.190 kişilik salonuyla karşılaşıyoruz. E-Serisi 220 d bu sırada yavaşça ana sahnenin ön bölümüne doğru ilerliyor. Murat Abbas da teknik bilgiler veriyor. Anlıyoruz ki bir mühendislik harikasının üzerindeyiz. Bu sahnede Cats müzikalinden The Phantom of the Opera’ya, Gerard Depardieu’dan Hugh Jackman’a, Jose Carreras ve Haris Alexiou’dan Sezen Aksu’ya yaklaşık 1.000 performans sergilendiğini düşündükçe tüylerimiz ürperiyor. E-Serisi gibi aklın başyapıtı olan bir aracın, zekâ ve teknolojinin mükemmel işbirliği sonucu ortaya çıkmış bu sahneden daha iyi bir yerde olamayacağını düşünüyoruz ve E-Serisi, spotlar altında parıldarken Murat Abbas’la geçirdiğimiz sürprizlerle dolu günün sonuna geliyoruz.


7

SAN FRANCISCO batıda, batan güneşin kapı eşiğinde kurulmuş bir şehir… Dijital çağın kalbinin attığı Bay Area’da (Körfez Bölgesi) bulunan şehir, yarının dünyasını şekillendirmekte de önemli bir rol oynuyor. Geleceğin yoğrulduğu San Francisco’ya bir yolculuk yapıyoruz.

ara

San Francisco Modern Sanat Müzesi’nin dikdörtgen binası sanki barındırdığı sanatın bütün izleri, hatta binadaki tüm yaşam çekilip alınmış gibi solgun görünüyor. Çevresindeki gökdelenler de renkten yoksun… Gerçekte son derece renkli olan bu şehirde bir şeyler eksik gibi. Birdenbire bu tabloya bir hareket geliyor; bir işaret parmağı, tarihi Ferry Binası’nı Embarcadero boğazından San Francisco Körfezi’nin fildişi renkli sularına doğru itercesine Market Street’e (Pazar Caddesi) doğru ilerliyor. Neyseki Sarah Brin’in parmağı tam zamanında duruyor.
Autodesk için çalışan bir yazılımcı olan Brin’in isteyeceği son şey, şirketi tarafından yaratılan San Francisco’nun muazzam ayrıntılara sahip bu 3D modelini tahrip etmek olurdu. Tek renkli plastikten bu minyatür model, üç boyutlu bir yazıcıda üretildi. Şehir plancıları bu modeli bilgisayarda istedikleri gibi değiştirebiliyor ve yeni bir 3D üretim yapabiliyor. Bu yöntem oldukça kullanışlı bir şehir planlama aracı ve ayrıca batı sahillerinde yer alan bu şehrin ne yönde geliştiğini de gösteriyor. San Francisco dijital teknolojilerin en hızlı hayata geçtiği yer olarak öne çıkıyor. Autodesk de bilgisayarlı tasarım piyasasının dünya çapındaki liderlerinden biri. Brin yaptıkları işi; “Burada yaptığımızı kategorize etmek kolay değil, ama yeni bir tür yaratım faaliyeti diyebiliriz” sözleriyle anlatıyor. Bu, geleceğe odaklanmış atölyede 16 burslu sanatçının yanı sıra 500 bilgisayar bilimci, mucit, meraklı ve mühendis çalışıyor. Hepsinin, geniş bir alana yayılan projelerde kullanabildiği 3D yazıcılara, lazer kesicilere ve su jetli kesicilere erişimi var. Bazıları iklim dostu bina cepheleri geliştirmekle meşgulken, bazıları da çocuklar için düşük maliyetli protezler üzerinde çalışıyor. “Yapılabilecek şeylerin sınırlarını genişletmeye çalışıyoruz” diyor Brin ve ekliyor; “Projelerimizin çoğu dijital olarak halkın kullanımına açılıyor.”
San Francisco ve onu çevreleyen Körfez Bölgesi’nin dünyanın en yenilikçi yerlerinden biri olması 1950’lere uzanıyor. Bu süreçte, ABD’nin batı kıyılarındaki bu kültürel ve akademik merkez; çevresel, bilimsel, rock&roll ve cinsel devrim gibi birkaç konuya öncülük ediyor. Yine batı kıyılarında bulunan, yeniliğin ve gelişimin peşinde olan Kuzey California da dijital devrim konusunda etkili oluyor.
San Francisco’dan araçla 45 dakikalık uzaklıkta bulunan Palo Alto’daki Robinhood isimli şirketin girişindeki tabelada “Sherwood Ormanı’na hoşgeldiniz” yazıyor.

Ne duvardaki devasa çizgi roman karesi, ne langırt masası, ne de kocaman eller gibi görünen renkli plastik tabureler… Ofisteki neredeyse hiçbir şey finansal hizmetler veren bir şirkette olduğunuz izlenimini uyandırmıyor. Şirketin 40 çalışanının yaş ortalaması 25 civarında. Sadece bir yıl önce neredeyse kimse Robinhood’un ne iş yaptığından haberdar değilmiş. Bugün bu yazılım firması yüzbinlerce kullanıcıya sahip. Robinhood, hisse senedi alıp satmayı inanılmaz kolay hale getiren bir uygulama geliştirmiş ve işlemlerden komisyon almıyor. Şirketin 30 yaşındaki kurucusu Baiju Bhatt, “Uygulamamızla Apple’ın bir ya da 100 hissesini satın alabiliyorsunuz” diyor ve devam ediyor: “Ürünümüz ortalığı biraz karıştırdı. Yatırım sanayiini kökünden gençleştirmek ve demokratikleştirmek istiyoruz.”
Hisse senedi fiyatlarından çok fizik ve uzay seyahati ile ilgilenmeyi tercih eden Stanford mezunu Bhatt, “Körfez Bölgesi’ni başka yerlerden ayıran özellik, buranın önceliği para kazanmak olan insanlar tarafından yaratılmamış olmasıdır. Bölgenin kimliğini oluşturan her şey için zeki ve aykırı tiplere, eşcinseller ve hippilere bir teşekkür borçluyuz” diyor. Bu özgürlükçü ve yenilikçi kimliğiyle San Francisco, soluk plastik bir 3D şehir modeli olmanın çok ötesinde, yaşamla dolup taşan bir portre çiziyor.
Her türden karşıkültür ve altkültür eskiden beri San Fracisco’yu merkez olarak kabul etmiş. Örneğin, efsanevi müzisyenler ve sanatçılar zanaatlarını Körfez Bölgesi’nde gerçekleştirmiş. Bunlar arasında Jack London’dan John Steinbeck’e; Allen Ginsberg, Jack Kerouac ve Lawrence Ferlinghetti gibi Beat kuşağı yazarlarına kadar halkın arasına karışmayı seven edebiyatçılar gibi pek çok kişi bulunuyor. Ayrıca, McSweeney’s yayınevi çatısı altında yürüttüğü yayın faaliyetlerini 2001 yılında New York’tan San Francisco’ya taşıyan internet eleştirmeni Dave Eggers gibi isimler de var. Eggers’ın kurduğu yayınevi bugün ABD’nin en tanınmış yayınevleri arasında yer alıyor. Mission District’te bulunan yayınevi espresso kafeleri, dövme stüdyoları ve butiklerle çevrili. Yayın yönetmeni Jordan Bass yaptıkları işi; “Denemeler ve makalelere yer veren üç aylık bir dergi ve kitap yayınlıyoruz,” diye anlatıyor, ardından “Verdiğimiz kararları yürekten veriyoruz. Yazılı yayınların bir geleceği olduğuna inanıyoruz” diye ekliyor.

Oda ABD’nin en pahalı şehri haline geldiği tarihin ironilerinden biri olarak karşımıza çıkıyor. Bass konuyu kısaca, “San Francisco hâlâ çok canlı bir yer, onu geçmişe saplayıp bırakmamalıyız” sözüyle özetliyor. Aslında, bilişim alanında çalışan ve yüksek kazançlara sahip kişilerin sıkıcı banliyölerden şehre taşınması oldukça mantıklı bir açıklama olabilir. Benzer şekilde bilgisayar ve internet endüstrisindeki çalışmalar doğal olarak sanat alanını etkiliyor. Tüm bunlar şehrin ekonomik ve sosyal yapısını da değiştiriyor. Her gün trenlerle Silikon Vadisi’ne giden çalışanlar, San Francisco’daki sayısız duvar resminin en büyüğü olan 180 metrelik bir resmin önünden geçiyorlar. Gönüllülerin bağışlarıyla finanse edilen bu eser Brian Barneclo’ya ait. Fikir aklına geldikten sonra ilk olarak bina sahibinden izin alan sanatçının, projeyi gerçekleştirebilmek için gereken parayı toplaması yıllar sürmüş. Barneclo sonraki süreci; “Sonunda eseri tamamlamam iki haftadan kısa sürdü” diyerek anlatıyor. Bu duvar resmi, iğneleyici bir mizah anlayışına ve dozunda bir özeleştiri yeteneğine sahip olan Barneclo’ya yeni işlerin de kapısını açmış. Öyle ki, bir sokak sanatçısı olarak kazandığı olağanüstü başarı sayesinde, Google ve Facebook gibi şirketler ona büyük boyutlu işler ısmarlamış. Bu gelişmeleri değerlendiren 44 yaşındaki sanatçı, “Birdenbire bir duvar ressamı haline geldim” diyor. Barneclo geldiği noktadan memnun, ama “Bugünlerde işlerim tekrar galerilere girse fena olmazdı” sözleriyle içindeki özlemi dile getiriyor ve gülümseyerek ekliyor: “Aslına bakarsanız duvar resimleri sadece insanlar önlerinde selfie çekebilsinler diye var.”
Barneclo bazı işlerini sosyal medyada paylaşmış ve Körfez Bölgesi’nde mütevazı bir başlangıç yapan resimler dünyayı fethetmişler. Anlaşılan o ki, San Francisco söz konusu olduğunda devrimci fikirler hem sanal hem de gerçek dünyada kendini gösteriyor.
Tarladan Sofraya
AMARYLL SCHWERTNER, şehirde iki restoran işletiyor. Restoranları, 1898 yılında Market Street’in sonunda açılan ve şehrin simgesi haline gelen alışveriş merkezinde ve feribot istas-yonu Ferry Building’te bulunuyor.

1956 yılında, çocukken ailesiyle birlikte Macaristan’dan kaçan şef, üst düzey California mutfağı konusunda bir öncü. 35 yıldan fazla süredir devam eden kariyeri boyunca ısrarla yerel tarımın olanaklarını kullanıyor. Mutfağı, Amerikan ve Avrupa-Akdeniz mutfaklarının bir birleşimi ve hazırladığı menüler mevsimsel olarak değişiyor. “Kuzey California’da 1980’lerde bile insanlar taze, sağlıklı ürünler konusunda oldukça bilinçliydi” diyen Schwerner ekliyor; “Malzemelere saygı duymalısınız.” Kendisi de ‘Boulettes Larder’ ve ‘Boulibar’ isimli restoranlarında kullandığı malzemeleri organik çiftliklerden, küçük mandıralardan, arıcılardan ve bostanlardan alıyor. Bu ürünlerin bazıları resto-ranlarında da satılıyor.
Dışı Sert, İçi Yumuşak
1904’te Deniz Kurdu (The Sea-Wolf) isimli romanını yayınlamadan önce kendi teknesiyle, San Francisco Körfezi’nde istiridye toplayıp satmıştı. Bugünlerde bu lezzeti tatmak isteyenlerin Golden Gate Köprüsü’nün 80 kilometre kadar kuzeyine, Tomales Körfezi’ndeki Marshall’a seyahat etmesi gerekiyor. Hog Adası İstiridye Şirketi’nin denize nazır piknik masalarında özel üretim içecekler eşliğinde çiğ ve ızgara istiridyelerin tadılabildiği, ayrıca istiridye yetiştiriciliği hakkında bilgilerin sunulduğu mekânları burada bulunuyor. Şirketin emektar çalışanı George Curth istiridyelerin kuzey California sularında neden çok iyi yetiştiğini anlatmaya bayılıyor. Curth’e göre bu lezzetli istiridyeler için Alaska’dan aşağı doğru inen, plankton açısından oldukça zengin okyanus akıntılarına teşekkür etmek gerekiyor.
Şiirsel saflık
İYİ YEMEK kavramı San Francisco’ya yabancı değil. Ancak, şehrin Kuzey Amerika’nın yemek için ziyaret edilecek saygın noktaları arasına girmesi yakın döneme denk düşüyor. California mutfağının mükemmelliğini deneyimlemek isteyenler kendilerini, ABD’de iki Michelin yıldızı kazanan ilk kadın şef olan Dominique Crenn’in mahir ellerine bırakıyor. Aslen Fransız olan Crenn’in San Francisco’ya gelişinin arkasında ise bir aşk hikâyesi yatıyor. Bu romantik yönü mutfak anlaşıyını da şiirsel bir bağlamda kurgulamasını sağlıyor. Crenn, restorana gelen misafirlerin ellerine şık bir menü tutuşturmak yerine, onlara kendi yazdığı bir şiir veriyor. “Yemeklerim temelde oldukça basit, ama bu basitliğin kendisi oldukça karmaşık” diyor Crenn. Onun yemekleri, derin ve olgunlaşmış edebi eserlerde olduğu gibi genelde başta göründüklerinden farklı tadlara sahipler. Doldurulmuş çikolota şeklindeki Kir Royal kokteyli, muz üzerinde havyar, zeytin şeklinde bir şamfıstığı sorbesi gibi lezzetler sunan Crenn gülümseyerek; “Burada yemek yiyenler arkasına yaslanıp, gösteriyi yönetmemi izlemeli. Söz konusu yemek olduğunda patron benim” diyor.

California mutfağının mükemmelliğini deneyimlemek isteyenler kendilerini, ABD’de iki Michelin yıldızı kazanan ilk kadın şef olan Dominique Crenn’in mahir ellerine bırakıyor. Aslen Fransız olan Crenn’in San Francisco’ya gelişinin arkasında ise bir aşk hikâyesi yatıyor. Bu romantik yönü mutfak anlaşıyını da şiirsel bir bağlamda kurgulamasını sağlıyor. Crenn, restorana gelen misafirlerin ellerine şık bir menü tutuşturmak yerine, onlara kendi yazdığı bir şiir veriyor. “Yemeklerim temelde oldukça basit, ama bu basitliğin kendisi oldukça karmaşık” diyor Crenn. Onun yemekleri, derin ve olgunlaşmış edebi eserlerde olduğu gibi genelde başta göründüklerinden farklı tadlara sahipler. Doldurulmuş çikolota şeklindeki Kir Royal kokteyli, muz üzerinde havyar, zeytin şeklinde bir şamfıstığı sorbesi gibi lezzetler sunan Crenn gülümseyerek; “Burada yemek yiyenler arkasına yaslanıp, gösteriyi yönetmemi izlemeli. Söz konusu yemek olduğunda patron benim” diyor.